Hayalbaz

Deneme

Küçük İskender

Hayalbaz tarafından Mar.06, 2010 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Deneme, Hayalbaz Sahne, Röportaj, etkinlik, kitap, Şiir

16 Mart 2010

Küçük İskenderle Şiir Buluşması

Dudakları polis ruju bir kadınla da seviştim
Yüzünde bir yama gibi duran bakışlarıyla beton bir kadın.
Tabelası sökülmüş kasabalardan gelen bir kadın.
Aşkta tedbirli, serserilikte acımasız, hayata kuvvetli bir şamarla inen yedi ceddi yetmişyedi bela kuşanmış,
Başka erkeklere kurnaz, bana bir gangster kadın.
Adı dilimde tesp…

küçük İskender mahlasıyla tanınan Derman İskender Över, 28 Mayıs 1964 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girdi ve beş yıl eğitim gördü. Kendi arzusuyla bıraktığı tıp eğitimini takiben İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ne de üç yıl kadar devam etti. Ağır basan sanat hayatı onu akademik ortamdan kopartarak edebiyat ve sinemaya sürükledi.

‘Marjinal şair’ olarak tanınmaya başlaması 1985 yılıdır. Günümüze değin bunca yıllık süreye onlarca şiir ve özgür metin, bir günlük, üç roman, iki özel derleme, bir inceleme, bir antoloji olmak üzere birçok kitap sığdırdı. Kimi Avrupa ülkelerinde çıkan antolojilerde şiirleri basıldı. Kanada’da yayımlanan Descant adlı edebiyat dergisinin Türkiye özel sayısında, ABD’de ise Murat Nemet Nejat’ın ‘eda’ kavramında yoğunlaştığı Türk şairlerinden çeviri antolojisinde kendine yer buldu. 2000 yılında İtalya’da düzenlenen Avrupalı Genç Şairler Yarışması’nda ( La Giovane Poesia D’europa Nel 1999 ) ilk ona girdi ve bu şairlerle birlikte kitaplaştırıldı. Yine aynı yıl içersinde uzun zamandır sinema dalındaki jürisinde de yer aldığı Orhon Murat Arıburnu Ödülleri’nde ‘Bir Çift Siyah Deri Eldiven’ adlı şiir kitabıyla birincilik alarak ödüllendirildi. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Bölümü master öğrencilerine ‘Postmodernizmin Görsel Malzemeye Etkisi’ üzerine bir seminer verdi. 2001 yılında Almanya’da, 2002′de de Hollanda’nın çeşitli şehirlerindeki etkinliklerde konuşmacı olarak ve şiir performanslarıyla yeraldı. 2003 yılında Berlin’de düzenlenen İlk Türkiyeli Eşcinseller Kongresi’nde bu konudaki dekleresini okudu. 2004′te Newyork’ta ve Kuzey Carolania’da üniversitelerde konuşma yaptı ve tek kişilik okuma gecelerine konuk oldu. Ayrıca Türkiye’de farklı üniversitelerde ve liselerde panellere, workshop’lara katıldı. Bir dönem seslendirme, senaristlik, radyo programcılığı, şiir matineleri de yapan küçük İskender, içlerinde ‘Ağır Roman’ ve ‘O Şimdi Asker’in de bulunduğu beş filmde de oyuncu olarak rol aldı. Halen Varık, Adam Sanat, Yasak Meyve, Kaçak Yayın adlı dergiler ağırlıklı olmak üzere yazmaya ve kitaplaşmış eserlerini yayımlamaya devam etmektedir.

http://www.kucukiskender.com

Yorum bırak.. devamı...

TÖREN

Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Deneme

Çocuk durup dinledi. Ses yok. Arkasına döndü. Nereye kayboldu bu? “Hey!” Ateşi hızla yükseldi. Son zamanlarda her şey çok hızlı oluyor. Kollarını çaprazlayıp uzattı, dikenlerin arasında kendine geçebileceği kadar yer açarak biraz önce geldiği yoldan geri yürüdü. Şimdi yüzü yanıyordu. Kahretsin! Göğsü de boğazı gibi tıkandı. Nerde bu?!

Bitkilerin arasından açtığı yarıktan yüzünü ve başını korumaya çalışarak sıyrıldı, ayakta durabileceği dar bir açıklıkta durdu. Yok! “Hey!”

“Burdayım.”

Sesin geldiği yöne döndü. Sessiz ol. Kolunu döndürüp elini dışa büktü. Belindeki transformatörü çalıştırıp kolunu gerdi, düz tutarak kolluğun bağlantı yerindeki sonarı açtı. Şimdi boynundaki damarların attığını duyuyordu. Geberesice. Öfke matabolizmasını hızlandırıyordu. İşte bu harika. Doğal yükseltici. Ama çok geçmeden bitkin düşeceğinin farkındaydı. Sonarı her kullanışı ona en az bir saat kaybettirirdi. Kahretsin.

Avcunun hemen altındaki küçük göstergeye baktı. Burada daha önce sonarı hiç kullanmamıştı. Kaşif değildi. Gerekmedikçe kullanmazdı. Bu ne? Seri hareketlerle bitkileri yararak yürüdü. Öfkesi gitgide artıyordu ve bu iyiydi. Şimdilik.

Metal döküntü bir duvara çarpıp çınlayınca durdu. Yoklayarak duvarın yıkıldığı yeri buldu, burası dik bir merdiven gibiydi. Sonarı bir kez daha çalıştırmayı göze alamazdı. İşin bitti senin oğlum. Ne kadar kızgın olursa olsun… Kalan enerjisiyle yıkıntıya tırmanmaya başladı. Sırtında otuz kilo yükle kollarını yukarı kaldırıp kendini çekmen gerekiyorsa hafif metal bile yeterince ağırdır. Özellikle enerjini transformatöre emdirdikten sonra ve çıktığın yerde neyle karşılaşacağından emin olmadığında. İşte şimdi bitti.

Duvarın üzerinde dar bir platform sağlam kalmıştı. Sağlam? Binanın kalanı görünüşe bakılırsa kendine çarpan bir aracın üstüne yıkılmıştı, ne zaman olduğunu söylemek zordu. Platformun üzerinde oturan birinin bitkilerin üzerinden ancak burnundan yukarısı görülürdü. Normalde o birini görmek kolay olmazdı. Moron. Ama şimdi hafifçe sallanan koyu kahverengi dikenpüskülleri arasından yükselen sapsarı baş siyah saten üzerinde serilmiş yatan bembeyaz bir kıç kadar –dikkat- çekiciydi.

Çocuk dizlerinin üzerinde durup burnundan soluyarak kolluklarını gevşetti. Dikenler arasında yol açmak için kullandığı enli kör süngüleri yuvalarına itti. Kollukları kalçasının iki tarafına yerleştirip elinin tersiyle alnını ovuşturdu. Kan. Tırmanırken koruyamadığı başı çizik içinde kalmıştı. Çabuk kurur. Elini pantolonuna sildi. Eh, çıplak deriden de sarı saçtan da daha az parlar. Tek kelime etmeden atılıp sarışın, çelimsiz çocuğu boynundan yakaladı. “Şimdi kımıldarsan, ya da gıkını çıkarırsan saçını değil gırtlağını keserim. Anladın mı götkafa?” Belinin arkasından çektiği keskin yassı çelik çubukla kabarık sarı saçları temizledi. Çabuk. Uzun zamandır böyle olduğunu hatırlamıyordu. Bu sinirle sonarı on saniye çalıştırabilirdi. On saniye! İşi bitince kurbanının boynundaki kolunu gevşetti.

“Arkamdan ayrılmayacaksın demiştim,” kulağa asılıp sertçe büktü, “ama küçük sıçanın kulaklarından beynine giden barsaklar tıkanmış,” çubuğun ucunu kulağa yaklaştırdı, “bir daha bir şey söylemeden önce yolu açacağım.”

“Reks.”

“Ne?”

“Adım Reks, götkafa ya da küçük sıçan değil. Neden hiç adımı söylemiyorsun? Her seferinde bir ad bulma zahmetinden kurtulursun.”

Çocuk omuz silkti. “Adlardan hoşlanmam. Üstelik seninki berbat. Kim koydu?”

“Abla.”

“Hangisi?”

Reks dudak büktü. “Hiç peşinden ayrılmıyormuşum ve…” Çocuğun kendisine bakmasını bekledi. “Çok kötü göründüğünün farkında mısın? Abla seni bu halde görse bağırırdı.”

“Ve?”

“Ha… Ve ulurmuşum. Geceleri. Küçükken yani. Öyle dedi.”

Çocuğun yüzündeki küçümseme dolu gülüş dondu. Ateş.

“Paket nerde?”

“Çok ağırdı… Ben de…”

Çocuk iki parmağıyla Reks’in omzunu yakalayıp diğer eliyle bir tokat indirdi. On sekiz saniye. “Nerde?!” Maksimum.

“A-aşağıda…”

Çocuk duvarın üzerinden atladı. Reks tutuna tutuna aşağı inip yanına geldiğinde çocuk paketin başına çökmüştü. “Sana sırtından çıkarmayacaksın dedim! Kaburgaların birbirine geçse bile…” Yavaşça başını kaldırıp dişlerinin arasından güçlükle “Senin yüzünden…” dedi, “sonarı çalıştırdım…” Kesildi. “İki defa…” On dakika konuşmadan, kıpırdamadan durdular. Reks “Yerini biliyordum…” diye başladı. Çocuk doğrulup uzandı, tokat Reksin yüzünü yalayıp geçti. İki saat… “Aptal.” Kaybettik…

Paketlerin kayışlarını sıkılaştırdılar. Çocuk kollukları takıp kapadı. Kollarını sallayıp süngüleri ortaya çıkardı. Alçalmaya başlayan güneşe ve bileğindeki göstergeye bakıp gidecekleri yönü gösterdi.

“Bir adım,” dedi, “bir tek adım geride kalırsan seni doğrarım. ”

“Bir daha olmaz.”

“Bir daha diye bir şey yok.” Yol açıp yürümeye başladı.

“Ne demek istedin?”

“Ne dedimse onu. Artık yoksun.”

“Ama neden? Ben…”

“Sen artık benimle değilsin. Oraya varır varmaz barakana dönüyorsun.”

“Ama…”

“Kapa çeneni.”

Bir süre yürüdüler. Reks zayıf bir sesle “Bıraktığım yeri biliyordum,” dedi, “Paketi…”

“Burada hiç bir şeyi bilmiyorsun. Zayıfsın. Bütün barakalılar zayıf.”

Arkasına dönüp durdu, Reks’in yüzüne baktı. “Başaramadın.” Reks ağlamaya başladı. “Yapabilirim. Bu daha ilk sefer. Hem daha bitmedi,” Çocuk çaprazladığı süngülerle Reks’in boğazını kıstırdı. “Gece ilerleyemeyiz. Çok zaman kaybettik, daha da kaybedeceğiz. Koşamıyorsun. Paket bile taşıyamıyorsun. Vaktinde varamayacağız. Bunu o küt kafan alıyor mu? Sen bittin. Anladın mı? ” Süngüleri çekip kendi kafasına vurdu. Ben de bittim.

Reks sustu. Ağlayınca beyaz suratı pis bir tabağa benzemişti. Açık ağzından, “Yetişebiliriz,” sözleri döküldü. “Şeye binebiliriz.”

“Neye?”

“Ne olduğunu bilmiyorum.” Eliyle yukarıyı gösterdi. “Yukardan bakınca gördüm. O parlak yol, yürüyen yollar. Onlar çok hızlı.”

“Çöp bandı mı? Olmaz. O insan taşımaz.”

“Üzerinde bir sürü insan vardı ama.” Aslında bütün vadi boyunca bant üzerinde ilerleyen ancak yirmi kişi vardı ama o zaten hayatında bundan fazla insanı birarada görmemişti. Çocuk hasta bir sesle güldü “Onların kaybedecek hiç bir şeyleri yok, anladın mı? Bizimse altmış kilo granımız var. Sence neden sürüne sürüne bu yoldan gidiyoruz, seni gidi kurnaz piç! Dur hatırlatayım: Saklanıyoruz. Peki neden saklanıyoruz? Çünkü görüldüğümüz anda gebeririz, bu gran da…” süngünün ucuyla havada bir helezon çizerek gökyüzüne doğru ıslık çaldı, “…uçar. Barakadakiler de teker teker gider. Son. Şimdi planını tekrar gözden geçirelim…”

“Tamam… Özür dilerim.”

“Yoo, her şeyi düşünelim. Ben nasıl da düşünemedim? Aptalım ben.” Kafasına vurdu. “Tabii ya… Banda atladığımız gibi ver elini düzlük. Oradan da bir kızağa atlar barakanın çatısına konarız. Sonra da halkına neşe ve gran dağıtırız. Herkes mutlu olur.” Geri zekalı.

“Tamam dedim ya…”

Çocuk başını kaldırmış başının üstünde yükselen dikenlerin arasında kaynayan loş maviliği seyrediyordu. Reks’in ağlamasının bitmesini bekliyordu. Sonra yola koyulacaklardı ama bir anlamı yoktu artık. Oraya vardıklarında Abla gitmiş olacaktı. Durgun bir sesle “Abla,” dedi, “Ne oldu ona?”

“Hangisi?”

“Adını koyan Abla.”

“Bilmem. Hatırlamıyorum. Bunları hatırlamayız.”

“Sen ne yapacaksın?”

“Ben…” umutla sustu, cevap gelmeyince sönük bir sesle devam etti, “Bakıcı olacağım.”

Çocuk dönüp ona bakmadı. Taş gibiydi. O gittikten sonra buna devam etmek için nedeni kalmayacaktı. Bir baraka dolusu sıska çocuğun ne bakıcılığını ne yetiştiriciliğini yapacak değildi. O yokken… Bunu neden yapsındı ki? Reks için mi? Bilemiyordu. Kendisi olmadan üç gün bile yaşayamazdı. Kurmaya çalıştığı ilk bağlantıda inek gibi boğazlanacaktı. Peki o? O şimdi ne yapıyordu? Yarın sabah gitmiş olacaktı. Gidecek miydi gelip alacaklar mıydı? Nereye giderdi, kimle anlaşırdı, hiç bir fikri yoktu. Genç kızlar kaç gran ediyordu, peki o çocuk fiyatından mı giderdi kadın mı acaba? Fuhuş mu daha pahalıydı et mi? Kalorisi çok daha düşük olduğu halde hala insan etini grana tercih eden birileri vardı. Ya da şehirde şansını mı denerdi? Hiç şansı yoktu ki… Barakadan ayrılma vakti geldiğinde ne yapacağını niye sormamıştı ki ona? Hiç bir şey sormamıştı ki bunu sorsun. Kahretsin. Her şey için çok geçti. Çok geç. Reks’ten nefret etti, o iki saati kaybetmelerinin bütün suçu ondaydı. Geberse umurunda değildi. Peki neden kendisi bu kadar geç kalmıştı? Neden son güne kadar beklemişti? Neden daha önce karar verememişti? Neden!!! Kendi de geberseydi keşke.

“Dön.”

“Ne?”

“Dön dedim. Şu banda bir daha bakalım.”

Sırtlarında gran paketleriyle duvarın üstüne oturdular.

“Çöp bandı ne demek?” Bu barakalılar hiç bir şeyden anlamazdı.

“Fraktal bant. Eskiden üslere çöp taşımak için yapılmış.”

“Üs nedir?”

“Çöp gönderme merkezi. Eskiden çöpler uzaya gönderiliyordu.” Çok eskiden. “Ama artık üsler çalışmıyor.” 

“Neden?”

“Uzun hikaye. Bant artık kullanılmıyor.”

“Neden çalışıyor o zaman?”

“Kendiliğinden çalışıyor. Bant güneş ışığını emip depoluyor. Fraktal parçalar radyasyon yüzünden sürekli titreşiyor, titreşim de bantı hareket ettiriyor. Tekyönlü yüzeysel hareket. Bant asla durmaz.”

“O insanlar nereye gidiyorlar?”

“Hiçbir yere.”

“Peki neden banda binmişler?”

Çocuk gözlerini kısıp bandın üzerindeki karaltılara baktı.

“Onların korkacak bir şeyleri yok. Kimse onlara dokunmaz. Hiç kimsenin hiçbir işine yaramazlar. Onlar yolcu.”

“Yolcu nedir?”

“Kimyasal ayrıştırıcı almışlar. Gran bulamayanlar bazen bunu yapar, az da olsa kolay yaşayıp kolay ölmek için. Hücreleri yavaş yavaş parçalanıyor, kendi hücrelerinin parçalanma enerjisiyle bir ay kadar besinsiz yaşayabiliyorlar, bu arada gran bulabilirlerse belki biraz daha uzun. Bu arada korkmalarına gerek yok. Dedim ya, kimse onlara dokunmaz, piyasada beş para etmezler.”

“Banta gidelim, bizi de yolcu zannederler.”

Çocuk güldü.

“İmkansız, parçalanma kıkırdak dokularda başlıyor. Öncelikle burun ve kulaklarda. Bir yolcuyu hemen tanırsın. Yüzlerini saklamazlar.” Duraksadı. “Neden bantta olduklarını anladın mı? Ayrıştırıcıyı alınca çoğu ilk iş kendini banda atar, henüz yürüyebilirken. Eh, son zamanlarını geçirmek için hiç fena bir yol değil. Belki de en iyisini yapıyorlardır.”

İkisi de bir süre sustu. Belki de aynı şeyi düşünüyorlardı.

“Peki şu nedir?”

“Ne?”

“Şu gelen şey…”

Çocuk dürbünü gözlerine yerleştirdi, transformatörü çalıştırdı. Bir saniye. Objektifler vücut enerjisinin küçük bir kısmıyla odaklandılar. Olamaz!

“Söylesene… Sen nereden buluyorsun?”

Çocuk ilgisiz bir sesle homurdandı.

“Granı diyorum. Nereden buluyorsun? Bu altmış kiloyu nasıl buldun?”

“Şşşt.” Nasıl olamaz! Olmuş işte!

Dürbünü sırtına atıp durdu. Gerçekmiş demek! Aceleyle kayışları çözmeye başladı. Hepsi gerçekmiş! Elini boynundan sokup sokup göğsüne bantlı enjeksiyon uçlarından birini söktü. Kol damarına bir miligran verdi. “Napıyorsun? Hani paket asla sırttan çıkmazdı? Hey, noldu?” Çocuk sırtındaki paket düşünce Reks’e döndü. “Burada bekle.”

“Ne? Beni bırakmayacaksın değil mi?”

Çocuk eğilip iki elle boğazına yapıştı.

“Burada bekle dedim. Biri gelirse, kaç. Bu kadar granı bulan hiç kimse yirmi kilo etin peşinden koşmaz. Anladın mı? Sonra başının çaresine bakarsın.”

“Beni bırakma!” diye hırıldadı Reks, gözleri büyümüştü.

“Geri geleceğim,” diye bağırdı çocuk duvardan atlarken, “Geldiğimde burada olursan seni alırım. Tamam mı?”

“Gelecek misin?”

“Geleceğim. Ama…”

“Ne?!!”

Çocuğun sesi uzaktan geldi, kim duyarsa duysun, “Ama benden önce başkaları gelebilir. Granı boşver, kalabalığa karış.”

“Kalabalık mı?” Sesi çığlıktı.

“Kalabalık!”

Çocuğun sesi kayboldu.

Güm! Güm! Güm! Çabuk… Kapı aralandı, yedi yaşlarında uzun, kızıl saçlı bir çocuk göründü. Kendisini kapının aralığına sıkıştırıp kırıtarak çocuğa gülümsedi.

“Ablayı çağır.”

“Hangisini?”

“Git çağır dedim.”

Kıkırdayarak içeri kaçtı. Ne kadar da umursamazdı. Umursamaz değil, sadece unutkan.

Çocuk sabırsızlıkla bekledi. Birazdan kapı tekrar aralandı, kızın yüzünü görünce rahatladı. Hala oradaydı. Derin bir soluk aldı. Gücünün son sınırında koşmuştu. Şimdi kendisini yıkılacak gibi hissediyordu. Dayan.

“Gelsene buraya.”

“Neden?”

“Konuşalım.”

Kızın yüzü şimdi ifadesizdi. Son gördüğünden beri eskimiş gibiydi. Uykusuz geceler geçirmiş olmalıydı. Barakada son gece…

“Ne hakkında?”

Bu kadar doğaldı demek her şey onun için.

“Ben, diyecektim ki, benimle gelmek ister misin?”

Kızın yüzünde en küçük bir değişiklik aradı, dudak ucunda bir kımıltı, gözlerinin kenarlarında tek bir çizgi. Ama yoktu. Bitmiş. O da bitmiş.

“Hayır.”

“Neden?”

“Bize borcun yok. Git.”

“Anlamıyorsun.”

Kız birden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. “Sen anlamıyorsun. Ben, yapabilirim tamam mı? Gran bulabilirim. Bu ne ilk ne de son. Biz sizin gibi değiliz. Kardeşlerimizi bırakıp gidemeyiz. Sırası gelen herkesi buradan alıp götüremezsin değil mi? Defol git. Benim diğerlerinden bir farkım yok.”

Çocuk önüne bakıp durdu. O şey yükseliyordu, ateş değildi, başka bir şey. Ne olduğundan emin olmadığı şey. “Var,” dedi. “Benim için var.”

“Ya… Ne zamandan beri?”

Sesinde alay yoktu, merak vardı. İnsanın ancak kendi dışında şeylere duyduğu, ilgisiz, duygusuz bir merak… Çok kötü. Ona nasıl anlatacaktı, bütün söylediklerinden sonra; “Sana bakamam. Kimseye bakamam. Seni götüremem. Gittiğim yerde sana yer yok. Yanımda kimseye yer yok.” Defalarca söylemişti. Bir kez olsun üzgünüm dememişti. Çok üzgünüm. Bir kez olsun güzel bir şey söylememişti. Hayatımdaki en güzel şeysin. En çok da “Hayal kurmak yok,” demişti. Aslında tek güzel şeysin. Şimdi ona bir hayalden nasıl bahsedebilirdi.

“Bak,” dedi, “Her şey değişti.”

“Ne değişti?”

“Her şey. Her şey!”

“Benim için hiç bir şey değişmedi.”

“Senin için de değişti. İnan bana.”

Kız duraksadı.

“Nasıl?”

“Benimle gel,” diye yalvardı çocuk, “Sana göstereceğim.”

“Artık olmaz,” diye fısıldadı kız. “Anlaşma yaptım.”

“Ne anlaşması? Yani… hangisi için?”

“İkisi de.” Güldü, “Artık anlaşmalar hep böyle. Kıtlık yüzünden.”

Çocuğun içi ezildi. İkisi de demek. “Kaç kilo gran verecekler?

“On. Verdiler.”

Çocuk sustu. Yetişememişti demek.

“İptal et.”

“Edemem. Çocuklara beşer gran verdim bile. Bu onları dört ay idare eder.”

“Sonra?”

“Sonra… Bilmiyorum. Bu arada bir bakıcı bulurlar.”

“Hayır, bulamazlar. Ben sonra ne olacağını söyleyeyim. Sonra diğer abla, sonra da diğeri. Her seferinde miktar düşecek. Artık bakıcılar yok, o eskidendi. Artık insanlar barakaya bıraktıkları çocuklarını hemen unutuyorlar. Kimse barakalara dönmüyor, atık olduğunuzu düşünüyorlar. Senin geberip gitmen kimsenin işine yaramayacak.”

Kız ters ters bakıp omuzlarını silkti. Bunları bilmediğini mi sanıyordu.

“Tamam, anlaşmayı iptal et, onlara yüzde dörtyüz faizle geri ödeyeceğini söyle. Ben sana bulurum.” O altmış kiloyu neden daha önce getirmemişti sanki? O zaman bu olmayacaktı. Niye daha önce bulmadın o zaman dese ne diyebilirdi? Hiç.

“Anlaşmalar iptal edilmez.”

“Kaç o zaman. Seni bulamazlar. Ben seni saklarım.”

“Yine de gelip etlerini alırlar. Ben olmazsam diğeri.”

“Alsınlar. Nasıl olsa dört ay sonra alacaklar onu da.”

“Daha on beş yaşında.” Tıkanıp sustu. “Bir bakıcı bulurlar…” dedi, “Benden sonra…”

“Abla…” Ona çocukların seslendiği gibi seslendiğini ilk kez farketti. Neden önceden ona seslenirken söyleyebileceği bir ad bulmamıştı? Neden böyle olacağını hiç düşünmemişti? Düşünmek istememişti. İşte şimdi düşünecek vakit kalmamıştı. İçi sızladı.

“Git burdan.”

Kapı kapandı.

Güm! Güm! Güm!

“Ne istiyorsun?”

“Ablayı çağır.”

“Abla dedi ki…”

“Git çağır!”

Kızın ince yüzü kapıda belirdi. Gözleri bu bir saatte iki kat büyümüş gibiydi.

“Ne istiyorsun?”

“Benimle geleceksin.”

“Dedim ya…”

“Biliyorum. Ben düşündüm. Her şeyi düşündüm, tamam mı? Hepiniz benimle geleceksiniz. Bu baraka kapanıyor.”

Kız dondu. “Sen çıldırdın mı?”

“Hayır. Her şeyi düşündüm. Her şeyi…”

Çocuk arkasına döndü, sürüyü bellerinden birbirine bağlayan esnek şeridin kendi beline doladığı ucuna asılıp çekti. “Hızlı!”

“Bundan hızlı yürüyemiyorlar. Hiç yürümediler…”

Kız nefes nefeseydi. Bir saat önce çocuklara üçer gran daha vermişlerdi, ve şimdi taşikardi hepsinin nefesini kesiyordu. Granı sindirim yoluyla almak hem gran kaybıydı hem de zamanlamada çok sorun çıkarırdı, ama çocuğun mili enjeksiyon kapsülleri hepsine yetmezdi hem de riskliydi. Yakasını çekip göğsüne baktı. Topu topu altı tane kalmıştı. Gerçi bu gün bir miligran daha alamazdı, transformatörün üstündeki göstergeye baktı, kanı defekte olursa hiçbirinin şansı kalmazdı. Dört saniye… Yarına kadar sonarı ya da zipi kullanmasını gerektirecek bir durumla karşılaşırlarsa işleri biterdi. Maksimum beş.

Durdu. “Biraz dinlenelim.” Adamların granlarını barakada bırakmışlardı. Hemen hemen hepsini. Belki peşlerinden gelmezlerdi. Başka zaman olsa böyle bir umut olmazdı ama belki bu gün…

“Nereye gidiyoruz?”

“Üsse.”

Kız bir açıklama beklemeden yanında oturdu. İstemiyor, çünkü istediği hiçbir şey olmadı. Ne düşündüğü belli olmuyordu. Düşünmüyor. Sadece yürüyorlardı, üs denen yere gidiyorlardı, orada… bunu orada görecekti. Çünkü ben her şeyi düşündüm.

“Eskiden,” dedi, “Atıklar uzaya gönderiliyordu, organik çöpler. Ölüler. Setler inşa edildikten sonra dönencelerin arasında kalan her yere çöp bandı döşendi. Bantlar üslere gidiyor. Orada biriken çöpler de uzaya göneriliyordu. Sonra bir grup çıktı. Sonradan konan adıyla ‘İnsanlık Düşmanları’. Gizli bir örgüt. Çöplerin uzaya gönderilmesine karşıydılar, buna konformizm diyorlardı. Uzaya gönderilen her molekülün dünyadaki doğal çevrimi zedelediğini öne sürdüler. İnsanlar yaptıklarıyla yaşamayı öğrenmeliydi. Uzay üslerini sabote etmeye başladılar. Çok fazla yandaşları vardı. Çöp projesi durdu. O zaman bilimsel projeleri yöneten bir azınlık olduğu ortaya çıktı. Ve bu azınlık çok güçlüydü. İnsanlık düşmanlarının kökü kuruyana kadar tüm projelerin durdurulduğu ilan edildi. Bu büyük bir şaşkınlık yarattı, her türlü yargı ve yönetim mekanizmasının öldüğü sanılıyordu ama öyle değildi işte. İşleri yöneten birileri vardı. Yeni Dünya Projesi ilk kez o zaman açıklandı. Uzaya gönderilen çöpler hammadde olarak kullanılıyordu, yukarıda diamondoid bir şehir kuruluyordu. Dünyaya indirildiğinde insanca bir yaşam başlayabilecekti. İnsanlık Düşmanları adı oradan geliyor. Başlarındaki kişi ele geçene kadar proje kapatıldı. Ama o insanlık düşmanı yüz yirmi yıldır bulunamadı. Yeni Dünya Şehri’nin inşası bu zaman boyunca durdu. Uzaya hiç çöp gönderilmedi.”

Kız başını salladı. Ama gözleri boştu.

“Bu gün,” dedi çocuk, “Proje uyanacak.”

Söylediklerinin kız üzerindeki etkisini görmeye çalıştı. Kız tepki göstermedi.

“Bu gün üsten uzaya bir araç gönderilecek. Şehrin inşası devam edecek. Birçok insan, yıllardır bunu bekliyordu. Ama artık bilenlerin sayısı çok azaldı. Yine de… Her şey değişti. Bu günden sonra her şey değişecektir.”

“Bir proje…” inançsız bakışlarını çocuğa çevirdi, “bütün bunları değiştirebilir mi?”

“Umut değiştirebilir! Yeni bir hayat vaadi. Bizden sonrakiler için. Belki bizim için de.. Artık çocukların bir anlamı var. Yaşayabilecekleri bir hayatları olacak. O zaman geldiğinde dünyada insanlar olmalı. Yeni Dünya’da yaşayacak çocuklar olmalı. Bu her şeyi değiştirir. Anlıyor musun?”

Kız başını salladı, gözleri biraz canlandı. Kafası karışmıştı.

“Herkes farklı düşünmeye başlayacak. Beklemeye değer diyecekler, böyle bir umutla yüz yıl daha dayanabilirler. Korunmaya değer bir şeyler olduğunu düşünecekler. Artık korunmaya değer şeyler var.”

“Ne gibi?”

“Hayat gibi. Hep birlikte hayatta kalmak gibi.”

İçinde coşku hissediyordu. Hiç bu kadar güçlü hissetmediği bir şeydi bu. Bunun da bir tür yükseltici olduğunu farketti. On saniye. Hey, hiç fena değil.

Başı dönüyordu. Yerinden fırladı. Tekrar oturdu. Etrafına bakındı. Uzanıp kızın belindeki şeridi çekiştirdi. “Nasıl gidiyor?”

Dikenlerin arasından, uzaktan bir kıkırdama duydu.

“Bir dakika,” diye seslendi. “Bir dakika sonra hop diye bağırdığımda herkes yürümeye hazır olacak.”

Kız şaşkınlık dolu gözlerle ona bakıyordu. Söylediklerini tartmaya başlamış olmalıydı.

“Ne olacak şimdi?”

“Bilmiyorum. Varınca göreceğiz. Yanılmıyorsam…”

“Eee..”

Çocuk huzursuzca kımıldandı.

“Eğer işler yolunda giderse… Bundan sonra demek istiyorum…”

“Eee…”

“Artık birine bakabilirim.”

Çocuk şeridi yoklayarak elini uzattı. Kızın elini yakalayıp onu çekti. Şerit bu koşullar altında ne kadar dayanabilirdi bilmiyordu.

“Ne kadar çoklar…” Kızın gözleri büyümüştü. Arkalarında biriken insanları itip yol açarak ve ayakta durmaya çalışarak gerilediler. Kalabalık arttıkça çemberin dışında kalmak zorlaşıyordu.

Çocuk güldü.

“Yolcular,” dedi, “bunu hesaplamamışlardı. Sandıklarından çok daha uzun bir yolculuk yapacaklar.”

“Ne?”

“Yok bir şey. Bak.”

Üsse baktılar. Korkunç gürültü koptuğunda herkes olduğu yerde dondu. Araç dev bir alev topu şeklinde kopup yükseldi. Gökyüzünde kaybolana kadar insanların açık ağızlarına sağır edici gümbürtü doldu. Ses azalmaya başladığı anda, insan sesleri yükseldi. Dev bir uğultuydu. Araç tümüyle gözden kaybolduktan bir süre sonra itiş kakış başladı.

“Koşun,” diye bağırdı çocuk. “Şimdi hayatta kalırsak sonsuza dek yaşarız.”

Gözde Genç, 2003

Yorum bırak.. devamı...

Bir direniş hafızası olarak tarih ve ece ayhan şiiri

Hayalbaz tarafından Haz.27, 2008 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Deneme

uğur kaymaz’a
‘’ 1. Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve
2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.,,
(  şiir ve kadavra .çok eski adıyladır)

‘’ anlatılmaz bir kılıçtır kuşanmış taşırım belimde kara duygululuk,,
(kılıç.yort savul)
ece ayhan
.

evet ama yeniden ve  yeniden :

ece ayhan dan ve ece ayhan şiirinden söz açılınca içinde bulunduğumuz zamanın mekanın ötesinde  karşı bir tarih yazımı da başlar.
işte size  “çok eski adıyladır,, adlı  kitabının –ki ona göre en  sıkı kitabıdır-arkasında tarihe bakışına ilişkin  söyledikleri : “ tarihe bakışım?… ancak tarihtir ki yeniden ve yeniden yazılabilir.,,
tüm iktidarlar kendi meşruiyetlerini ve sürekliliklerini sağlamak için   önce hafızaları silmekle işe koyulurlar.silinen her hafıza iktidarın dahili hattında cereyan eden gerilimin çatışmanın yatışması adına süren tahakkümün daha da güçlenerek sürmesinden başka ne anlama gelir ki…işte bu yüzden bir direniş hafızası oluşturma adına  tarih yeniden ve yeniden yazılmalıdır.
gündüz gözüyle değil  gece gözüyle karaşınların gözüyle karaşın bir tarih adına bir direniş hafızası oluşturmakta bunun için ısrar eder ece ayhan.ısrarında  inadında yalnız da değildir ve  etik bir tercihle yapmaktadır tüm bu yapıp ettiklerini.
yine ece’nin deyimiyle söylersek  direnişin hafızası  oluşturulurken etik tercihlerin toplamı olarak iktidarların karşısında duranlara mülksüzlere ve her daim yoksul ve yoksun olanlara iktidarla yaralanmışlara karaşınlara değgin bir etik de oluşmaktadır.karaşınların etiği…isyan etiği…

evet ama kara duygululuk  kara vicdan :

tüm iktidarların  karaşınlara değgin ve karaşınlara rağmen tarihi yazan sarışın tarihçilerin tüm toplumu bir kötülük toplumu ve kötülük dayanışması olarak görenlerin karşısında haklılığın inadıyla ısrar ederek ve direnerek dışlanmışların ,mülksüzlerin ,sürekli kaybedenlerin,kurşuna dizilenlerin ,idam edilenlerin, yakılanların yanında çağının vicdanı değil kara vicdanı olabilmek . işte bunu yapabilen birkaç aydından biri olarak ece ayhan…
burada bir duruma değinmeden olmaz.öyle bilinir ki öyledir de. aydın çağının vicdanıdır.ancak vicdan da artık küreseldir.ve öyle biçimlenmektedir.vicdana sığan ve sığmayan durumlar da vardır.vicdan sahiplerinin iradelerinin  tamamen dışında durumlar.es geçilen üstü çizilen, iktidar tarafından baştan ne yapılırsa yapılsın iflah olmayan kötü olarak addedilen tarihin kör noktasında kalan ve dile gelmeyen durumlar .dile getirilmeye çalışılsa da  karşılığı tam olarak o olmayan durumlar …
işte bu durumlar kara vicdan ile karşılanabilecek algılanabilecek açıklanabilecek  durumlardır.gündüz gözüyle değil gece gözüyle görülebilen durumlar.bu türden durumların da bir hafızası olmalıdır.aydın bu türden durumların  vicdanı değil kara vicdanı olmalıdır.
bir direniş hafızası olarak kara vicdanın sesi olmalıdır.bu da ancak etik bir tercih ile mümkündür.isyan etiğiyle direnişin hafızasını oluşturmakla.kara duygululukla..
kara vicdan kavramını nietzsche den ödünç alıyoruz.ahlakın  soykütüğü kitabında değerlerin tersyüz edilerek yeniden değerlendirilmesi durumuyla ilgili olarak kullanır  kara vicdan kavramını.ahlakın iyinin kötünün normalliğin deliliğin suç ve cezanın temelinde modern dünyanın çıkmazı bulunmaktadır nıetzsche’ye göre.bize ahlaki değerler diye sunulan ve dayatılan  tüm değerler köle ahlakıyla ilgilidir.köle ahlakına tabi olmak ve buna karşı direnmek ve bu direnişin isyanın  etiğini oluşturmak .etiklerin çarpıştığı yerden.bu da bir tercih.
iktidardan yaralanmışların  tüm zamanlarda her yönden kıstırılmışlığının çıkışsızlığının  ifadesi olarak ellerinde kalan ve kendilerine doğrulttukları tek silah olarak kara vicdan.işte buralardan bir direniş etiği ve direniş hafızası oluşturmak çabasındadır ece ayhan.
ece ayhan  şiirinde geçen kara duygululuk- ise kara vicdanla elbet ilişkilidir .ki melankoli olarak da geçer sözlüklerde oysa ece ayhan ın meramını tam olarak karşılamaz ve yerine kara duygululuğun  kullanılması tercih edilmiştir-şiirine giren öznelerin durumu tam da ancak ve ancak kara vicdan ile ve kara duygululukla algılanabilir.sürekli kaybedenler ,uçurumun kıyısında yaşayanlar es geçilen ve üstü çizilen kişilerdir ece ayhan şiirinin özneleri.hatta öznelikleri  bile tartışmalı olanlardır.
bilinir ki bilindiktir iyilikten doğduğu marazın .kötülük ise iyiliğe giden yolda iyilik adına estetize edilen iğrenç emellerin tarihidir.ki iktidarın arka bahçesinde işlenen  estetize cinayetlerin bir toplamı olarak tarih …
insanın yarısı kötülüktür der ece ayhan ve ekler ’’kötülüğü görmezsen hiçbir şey yapamazsın.kötülüğü kurcalamazsan hiçbir şey yapamazsın ne resim yapabilirsin ne felsefe,,(ayıptır söylemesi rimbaud.ahmet soysal ile söyleşi.aynalı denemeler)
görülmesi kurcalanması gerektir  kötülüğün ki insanın halleri bilinebilsin.daha iyi daha açık ve çırılçıplak algılanabilsin.sanat ve edebiyat ve şiir bunları yapmalı ki bir direnişin hafızası olabilsin.bir direnişin hafızası oluşturulabilsin.karanlıkta kalır yoksa vakanüvistlerin ısrarla  görmezlikten geldikleri gerçek.ve es geçilen durumlar..peki hangi gözle…ve bu yeterli mi..peki insanın içi açılmış mıdır.ya şiirin..hiç…

evet ama gece gözüyle  :

gündüz gözüyle örülür gece ve  kötülüğü gizler.oysa süreklidir kötülük.tüm zamanları aşar.işte bu yüzden kötülüğü vaktinde gece gözüyle görebilmek önemlidir..işte ece ayhan şiirinin  sarışın tarihçilerin yazdığı tarihin karşısında karaşınlardan yana bir direniş hafızası oluşturması bundandır.
direnişin hafızası ise gündüz gözüyle değil gece gözüyle ve tüm kötülüğün gözlerine aynı şiddetle ve aynı cesaretle dimdik ayakta durarak ve öylece bakarak oluşturulabilir. burada şimdinin neo liberallerinden eskinin liberteri gündüz vassaf ‘ın  bir zamanlar birikim dergisinde yayımlanan gündüz faşizm gece özgürlük yazısına selam vermeden olmaz elbet.
tüm iktidarlar gece işledikleri cinayetleri gündüz temize çekerler. bu işlemi yaparken kullandıkları araç ise medyadır.
cinayeti,kanı,kiri ve gizi itinayla ve tüm etik yoksunluğuyla  sterilize  eden aygıt..belki de en çok vicdanlı olunması gereken yerde vicdanın teklediği dilinin sürçtüğü aygıt..burada ecenin son yıllarında  yazdığı gazeteler..özgür gündem aydınlık ve ekspres  gazeteleri ki özgür gündemi anmalıyız ki iktidara karşı duruşundan dolayı her  daim bombalanmakta kapatılmakta ve yasaklanmaktadır.

evet ama karaşınların etiğiyle :

ece ayhan ‘ın  karaşınlardan yana bir tarih bir  direniş hafızası ve bir etik oluşturma çabası ise tüm şiirlerinde yazılarında günlüklerinde  söyleşilerinde  açıkça görülebilmektedir.bu çabanın bu karaşın bakışın adı bazen sivillik ,çırılçıplaklık,marjinallik,başı bozukluk ,atonallik ,kara duygululuk ve ren düşüncesi baba düşünce-‘’evet, bir şiirde dizgi yanlışı olabilir ama baba düşüncede? asla,,- olarak çıkar karşımıza.
iktidarın ideolojisi  ve resmi tarih ile şiir ve edebiyatın ilişkisine baktığımızda da görülebilmektedir ki görülür ece ayhan ve hatta ikinci yeni içerisinde yer alan şairlerin şiirlerinde bu günün yükselen değeri olan milliyetçi hezeyan söylemine rastlayamayız asla .atatürk ve  kahramanlık şiirleri de yazmamıştır hiçbiri.şairin tarihe topluma insana bakışındaki etik tercihiyle açıklanabilir bir durum değil de nedir bu..
milliyetçi söyleminden ve statükoyla ilişkisinden dolayı en çok hışmına uğrayanlardan biri de fazıl hüsnü dağlarcadır.ki ‘’memnunuz cihandan ve hükümetten dizeleri ,,sıklıkla yüzüne vurulmuştur dağlarca ‘nın.bir devlet şairi mertebesine de  layık görülmüştür.
sadece dağlarca değil bu günkü neoliberal  dalganın etkisinde edebiyatımızda postmodern gericiliğin mimarı zaman gazetesi yazarlarından hilmi yavuz  ise ‘belediye şairi, ünvanıyla anılmıştır.anılmaktadır.
ece ayhan  konuşmalarında söyleşilerinde sıklıkla  adı geçen  mülkiyetle ilişkisi  ve şiiriyle ‘’sıkı ve sivil şair,, olarak nitelendirilen ismet özel 1992 sivas katliamındaki faşizan  tavrından dolayı da ‘’sırp şairi olarak,,karaşın tarihteki yerini almıştır..
ki o bir zamanlar sivil devrimci şiirlerin yazarı ismet özeldir.sonradan İslami kimliği tercih etmiş ve müslüman şair olmuştur. bu gün ise türklük ,türkçülük temeline oturtmaya çalıştığı düşünceleriyle edebiyatımızda ırkçı ve faşist dalganın temsilcisi olarak hafızalarımızdaki yerini almış bulunmaktadır.
ve nazım hikmet. o da  payını almıştır ece ayhan ‘ın ideoloji kırıcı karaşın bakışından.yazdıklarıyla şiire getirdiği yeniliklerle bir devrimci ancak iktidar ile ilişkisi bakımından bir kemalist olarak görülmüştür.nazım hikmet’in ülkesinden dilinden koparılması şiirini de olumsuz etkilemiştir ece ayhan a göre.yazdığı son şiirleri ülke dışında yazdıkları şiir  toplamı ve poetikası içinde daha geri bir noktada değerlendirilmiştir…
nazım hikmet şiire getirdikleriyle  bir put kırıcı ve devrimcidir marksisttir elbet .ancak ideolojisindeki kemalist etkiyi görmezlikten gelemeyiz.bu durum bu gün bile nazım hikmet’i ve şiirini  tartışırken  deşilip  aşılması gereken  bir soru olarak durmaktadır karşımızda.hala.
bu soru gündemimizde yerini alırken bu gün edebiyatı devletin ideolojisinden ayrıştırmanın yerine  edebiyatın ve edebiyatçının  ideoloji kırıcı yönü görmezlikten gelinerek  kemalizm  ve milliyetçilik  adı altında  türk olmak ve  türklük mitine de  yaslanarak kendi dışında kalana  ötekine tahammülü olmayan ve giderek ırkçılığa varan faşizan bir dalgayla karşı karşıyayız.bizi ayrıştırma noktasına getiren ve mücadele etmemiz gereken   bir durum da bu..ki bu durum da bir etik yoksunluğuyla ilgilidir…
günümüzde edebiyat alanında ve her alanda yaşanan zemin kaymasından   ayrı düşünemeyiz bu etik yoksunluğunu. neo liberal dalganın, gizli veya açıktan gelişen postmodern gericiliğin  etkisiyle edebiyatın  tekelleşmesine yol açan  durum… etik yoksunluğu da değil de eklemsiz omurgasız bir duruşsuzlukla iktidarın  etiğine eklemlenme durumu…bu mevzu derin ve başka bir yazı konusu..
buradaki okuma da karaşın bir ece ayhan okuması   kötülük dayanışmasına karşı haklılığın inadına bir çağrı niteliğindedir.şairin iktidar karşısındaki konumunu ve tüm çıplaklığıyla ele vermekle kalmaz karaşın bir tarihin hafızasına oluşturma adına eklenen yeni sayfalardır da ..
ece ayhan ın hafıza oluşturma çabalarına  dönelim biz yine.aynalı demeler kitabında  cemal süreya ile söyleşisinde aydınlar ve hafıza ilişkisinden söz eder’’bakıyorum şimdi tanzimattan yani 1839 dan önceki yılları.o günler pek bilinmez.yakın geçmiş dahi dipsiz bir kuyuya düşürülmüş gibi.sanki bu insan topluluğunun belleği yok !(ne demiştir 1950 ile 1960 arasındaki dönemde?hafıza-i beşer nisyan ile malüldür!)
bellek denilen şey ancak bin yıl sonra 1965 ‘te biraz İstanbul’ da bentler’de yeni osmanlılar cemiyetiyle ortalığa çıkar.nNamık kemal bir ada sürgününden İstanbul a dönüyor.güvertededir.vapur tophaneye yanaşmaktadır.rıhtımda bekleşen bir kalabalık var.namık kemal sevinir,’’duymuşlar demek ki sürgünden geldiğimi ,beni karşılıyorlar,,.oysa namık kemal vapur merdivenlerinden rıhtıma inerken orada bekleşenlerden biri yanındakine sorar: ‘’ kim bu sakallı ?,,Namık kemal işte buna çok üzülmüştür.yeni osmanlılar ‘’küçük de olsa biz bir kamuoyu yarattık ,, derler ya.,,( aynalı denemeler.s.62)
ece ayhan ‘ın hafıza oluşturma çabası tüm tarihsel süreçlere ilişkindir.tarihte cereyan eden ancak remi tarihin es geçtiği olaylar durumlar yakın  dönem ve uzak dönem olarak değil de aynı anda art ve ve eşsüremli olarak  tüm disiplinlerle bağlantı içinde – günümüz moda deyimiyle multidisipliner ama daha ötede- atonal (bakışımsız) ve dissonance (kakışım )  kaotik  döngüselliğiyle tam bir  kara duygululukla ele alınır.işlenir.
tarih yazımı tarih için bir hafıza oluştururken  sadece   tarihe bağlı kalınmaz cereyan eden olayın  durumun öznelerin tüm yaşantıları ve tarihsel politik ekonomik sosyolojik sanatsal kültürel hatta psikanalitik   ve etik  özellikle  etik tüm çağrışımlarıyla  bir değerlendirme süzgecinden geçirilir.tüm bu işlemler sırasında  etikçi titizliğiyle elinden neşterini hiç eksik etmez ece ayhan..
ece ayhan ve tarih ilişkisinden  söz ederken burada bu sorunsalı tüm ayrıntılarıyla irdeleyen değerli ve sıkı bir çalışmadan   ahmet orhan’ın henüz yayımlanmamış ‘’ece ayhan ve tarih yaklaşımı,,adlı yüksek lisans tezinden unutmadan ve ısrarla  bahsetmeliyiz.bu çalışmasında ahmet orhan ece ayhan’ın  tarih yaklaşımını şiirlerinden ve söyleşilerinden de yararlanarak tüm ayrıntılarıyla ve karaşın bir bakışla değerlendirmiştir.
tarihte hep isyancıların kazanmasını istemiştir. sarışınların yazdığı  resmi tarihte adına rastlanmayan karaşınların.aynalı denmeler kitabında’’ düşünce tarihimizde yok ya düşünce tarihimiz bir memurlar dalaşıdır aslında ,, diyerek  başka bir tarihin hafızası oluşturmaktan bahseder.yine sivil denemeler kara adlı kitabında yer lan esas duruş mülkün temelidir adlı söyleşisinde verdiği yanıtlardan birinde bu durumu daha çarpıcı ve tüm açıklığıyla  dile getirir.’’ Yeni -eskiciler de dolaşırken ‘’bütün osmanlı (ve ortadoğu)  tarihçileri sarışındır!,,der idim.karaşınlara inat!
(evet onu da göze alıyorum :bütün handikaplarına ve çekiştirilen risklerine karşın,bizim kendi tarihimizde KEŞKE kabakçı mustafal’ar ,patrona halill’ler,ali suavi’ ler ..kestirmeden ,’’BAŞIBOZUKLAR kazansaydı,,diyorum şimdi de.tabbi zaman zaman .ki onlar hiç değilse devlet memuru değillerdi ,hepsi sivil!;,
belki de ece keşke kazansalardı …dediği ve sürekli kaybeden isyancıların yanında ama kazansalardı onların da karşısında olacaktı tüm iktidarlara karşı oluşuyla..liberterliğiyle..
ece ayhan ın söyleşilerinde sıklıkla ‘’ benim bu çıfıt çarşısı belleğim,, dediği yerlerde bakın neler gizlidir.neleri biriktirmiş ve  neleri nasıl sığdırabilmiştir karaşınların oluşturma adına bu çıfıt çarşısına..
söyleşilerinde ‘’halklığın inadına,, yaptığı vurgularla  yaşamlarındaki tekil duruşlarıyla düşünceleri için ödedikleri bedellerle ve sivil direnişçi kimlikleriyle öne çıkan aydınlardan sanatçılardan öznelerden söz eder.
doğu anadolu ‘nun düzeni adlı doktora tezinde ayrı bir dili konuşan kürt halkından bahsettği düşüncelerinden  uzun yıllar hapis yatan  onurlu yaşamıyla ve direnişçi kimliğiyle başta ismail beşikçi.beşir fuad.nesimi .hallacı mansur, şeyh galib,resneli niyazi ,çanakkaleli melahat,rosa eskenazi,kantocu peruz,denizkızı eftelya, atatürk’ün sevgilsi fikriye,   sait faik,idris küçük ömer,şerif mardin,cihat burak,nilgün marmara.hal ve gidiş sıfır adlı kara filmin anarşist yönetmeni jean vigo,rimbaud ,sivil şiiri kavramını ödünç aldığı passolini ,vb…
ismail beşikçiye ilişlin bir not : ‘’ismail beşikçi uzun süren hapis yıllarından sonra çıktığında gazeteciler ona  çeşitli sorular yöneltmişler.beşikçi de bunları yanıtlarken içeri alınma nedeni olan görüşlerini yinelemiş.avukatı konuşmasını istemediği için onu  koluna girerek götürmek istemiş ama beşikçi konuşmasına devam etmiş.işte burada avukat haklıdır belki, ama beşikçi yüzde yüz haklıdır,, ( sivil denemeler kara s:64)

burada haklılığın inadına tanık olmaktayız.ve bir direniş hafızası oluşturmanın  nasıl kayda geçirildiğine de..
yine aynı kitaptaki aynı söyleşiden bir dipnot meçhul öğrenci anıtı şirinde geçen ‘’ devlet dersinde öldürülmüştür,, dizesiyle ilgili.’’ devlet mimarlık ve mühendislik akademisinde bir zamanların öğrenci liderlerinden olan battal mehetoğlu polisçe öldürüldü.cenazesinde battal’ ın annesi insaf ana ‘ya birisi neler hissettiğini sorar : şöyle der insaf ana:’’ ah ki oğlumun emeğini eline verdiler,,meçhul öğrenci anıtı budur.,,( sivil denemeler kara s:65)
ne tesadüftür ki annenin  adı insaftır.insaf ana..ancak her zaman ve her yerdeki  gibi iktidarına karşı çıkana karşı  insafı yoktur devletin..tahammülsüz ve acımasızdır.
insaf ana  kara kamunun temsilcisidir.kara kamunun kara vicdanın karşınlar etiğiyle konuşur devrimci oğlunun emeğini görmüştür .bu kendi emeğidir de yanı zamanda.oradan konuşur : ‘’ah ki oğlumun emeğini eline verdiler !,,
ece ayhan ın bütün kitaplarının başına koyduğu manifesto  şiiri yort savul da geçen ‘’ nerede kalmıştık.tarihe ağarken üç ağır yıldız
sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları,, dizelerindeki üç ağır  yıldız’ın iktidara karşı direnişlerinden dolayı idam edilen devrimciler deniz gezmiş ,yusuf aslan ve hüseyin inan  olduğunu öğreniriz .söyleşilerinden..
yine bir şiir ve bir etik duruş hafıza oluşturma adına.iktidarın kolluk kuvvetlerince sırf bu yüzden gazallar gibi avlanan devrimciler..her daim sürmektedir  sürek avı…

GÖRMEDİK!

1.  Avcılar gazalları öldürür Anadolu balkanlarında. Gazal kaçar yaralanmışsa, avcı kovalar.

2. Çilli gazal bir tebeşire sığınsın sözgelimi ya da bir dünya dergâhına. Avcı da dalar.

3. İki yeniyetme kara tahtayı siliyorlardır ya da çamaşırlarını çiteliyorlardır.

4. “Buraya giren bir gazal gördünüz mü?” der Şahmârdân.

5. Sınıftaki ya da avludaki gazallar; tarihten 1971 yaz ayları Çengelköyü’ne geliyoruz; “hayır” derler, “görmedik!”
ece ayhan, bütün yort savul’lar)
ve sonraki yıllarda da daha da şiddetlenerek sürer bu sürek avı. sürmektedir de…
12 mart sonrasıdır.ülkenin devrimci gençleri 6 .filoyu protesto ederler.gençler bazı amerikan askerlerini denize atarlar ve çıkan arbedede ve   yine polis saldırısı sonucu bazı gençler denize düşerler.polis gençleri arar her yerde.o semtteki esnafa sorarlar : gördünüz mü görmedik.!.işte etik . gençleri ele vermemek için görmedik derler.ele vermememin ihbar etmemenin etiği…
ve 12 eylül sonrasında 17 yaşında devletçe yaşı büyültülerek idam edilen idam edilen erdal eren i de unutmaz ece ayhan .söyleşilerinde sıklıkla anar adını.
bir direniş hafızası  oluşturmak  bir anımsatmayı da biz yapalım : 12 eylül sonrasıdır.24 ekim 1983 ‘te gölcük askeri mahkemesi dört solcu hakkında idam cezası vermesine gerekçe olarak “ varlıkları ile yoklukları arasında ülke çıkarları açısından bir fark yoktur,, cümlesini kayıtlara geçirmiştir.
bir yazısında insanın iktidara karşı savaşı hafızanın unutmaya karşı savaşıdır diyordu milan  kundera.               ece ayhan ‘ın yort savul adlı kitabında  yer alan usta işi şiirindeki şu dizeler bu ülkede  ve her yerde yaşadığımız bütün dönemleri ve durumları özetler :
‘’ fakir kuş hiç unutmaz, kitapların yakıldığı yıldı
kırk kapıdan birden  devletle  girdiğini gördük
başsız bir ta ver içindeki solgun süslü binicisinin,,
evet ama ‘aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler !,
etiğe ilişkin bir durum  daha bu kez öznesi bir konsomatris. ‘’ 1969 da kayseri de Türkiye öğretmenler sendikası’nın (tös) olağan genel kurulu toplanmıştır.ülkücüler nizam-ı alem adına o salonu basmışlardır.sonra da kayseri sokaklarına dökülüp kimi kırtasiyeci dükkanlarını kitap da sattıkları için yıkıp kırarlar.o sırada ,geceleri pavyonda çalışan bir konsomatris ,kaldığı otelinden şöyle bir çıkmıştır kaldırıma .ülkücüler o konsomatrisi hemen kıskıvrak yakalarlar .-kaynakları genellikle köyler beslemeler olan konsomatrisler öylesine ezilmişlerdir ki ,kendileri 30-40 yaşlarında olsalar bile 17-18 yaşlarındaki müşterilerine abi derler.

-celine gibi ,insanın içyüzümü dehşetle görmüş yazarların başında olan dostoyevski’nin suç ve ceza romanında ,zengin tefeci kadının kızkardeşi elizabeta ‘sı vardır.solgun ,hayatta yoksulluktan öylesine ezilmiştir ki,kafasına indirilmek üzere kalkmış olan nacak karşısında ,içgüdüsel olarak bile kolunu kendini savunmak için kaldıramamıştır.)
evet, ne    diyorduk ?
ülkücüler ,onu kıskıvrak yakalarlar ve ibret-i alem için orada çırılçıplak soymak isterler.konsomatris yalvarır : ‘’ ağabeyler beni öldürün ama bunu yapmayın!,,( sivil denemeler kara)
işte burada da bir etik çarpışması söz konusu.ne diyelim..ne diyebiliriz..‘’sözü ece ayhan’ a ve şiire bırakalım.
’ bu  kadınların ekmek kavgaları korkunçtur. Şiddetin ve kötülüğün
kol gezdiği bir dünyada kelle koltukta çalışırlar.
Saçları bir sözle örülen ve bir sözle
çözülen kadınlar, sabahlara kadar dövülenler,
tekmelerle dövülmüş Dilhayatlar, kötü
caddeye düşmüş, yedi dala gerilmiş tazeler ve
diğerleri…”Beni öldürün ama bana bunu
yapma’yın abiler!” diyerek itlere yalvaran kadınlar.,,
açık atlas’ ta açan  kürt çiçekleridir.ki hala  yasaklıdır.yalnız  ortadoğu da el altından satılan o atlas.ve hala sürgündedir.sürgündür.koparılmaktadır.her daim koparılsa da hafızalarda açmaktadırlar.ki uğur kaymazdır.12 yaşında 13 kurşunla evlerinin önünde babasıyla birlikte  öldürülmüştür.katilleri mi..serbesttir..ki uğur karaşınların hafızasında hiç solmayacak bir karanfil  olarak yerini almıştır.
‘’  meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte
koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını
azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru
neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?

ece ayhan söyleşilerinde geçer ve açık atlas  şiirinin ilk ve asıl adı ‘’kürt çiçekleri,,dir.malum nedenlerle yayıncının  kaygısı ve itirazı üzerine değiştirilmiştir..
bir başka şiirinde kendi kendinin terazisi bir kambur şiirinde  yine iktidardan yaralanmışlardan bahseder ece.kurulu zulmün yetiştirme yurtlarında ömürleri heba olan çocuklardan. şiirden bir bölüm..

‘’beli ki kaçmıştır çok ağır cezalı bir çocuk
kurulu zulmün yetiştirme yurtlarından
çakıyla kazımıştır içerden kapısına
kuş dillerinde olmaz bir helanın şahlığı mahlığı,,(kendikendinin terazisi bir kambur.s.22
kendini  bir  şairden  önce etikçi olarak gören  açık uçlu şiirleri ve yazılarıyla  edebiyata şiire karaşın bir bakış    kazandıran ece  ayhan üzerine ve  bir direniş hafızası oluşturma adına  bir yazı nerde biter bilinmez .çünkü o da açık uçlu olacaktır haliyle. bu  hafıza oluşturma  denemesinin de  karaşın tarihte bir fırça darbesi olarak hafızalardaki yerini alabilmesi umuduyla..
sabahattin umutlu

Yorum bırak.. devamı...

Bir direniş hafızası olarak tarih ve Ece Ayhan şiiri

Hayalbaz tarafından May.13, 2008 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Deneme, Şiir

uğur kaymaz’a
‘’ 1. Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve
2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.,,
( şiir ve kadavra .çok eski adıyladır)

‘’ anlatılmaz bir kılıçtır kuşanmış taşırım belimde kara duygululuk,,
(kılıç.yort savul)
ece ayhan
.

evet ama yeniden ve yeniden :

ece ayhan dan ve ece ayhan şiirinden söz açılınca içinde bulunduğumuz zamanın mekanın ötesinde karşı bir tarih yazımı da başlar.
işte size “çok eski adıyladır,, adlı kitabının –ki ona göre en sıkı kitabıdır-arkasında tarihe bakışına ilişkin söyledikleri : “ tarihe bakışım?… ancak tarihtir ki yeniden ve yeniden yazılabilir.,,
tüm iktidarlar kendi meşruiyetlerini ve sürekliliklerini sağlamak için önce hafızaları silmekle işe koyulurlar.silinen her hafıza iktidarın dahili hattında cereyan eden gerilimin çatışmanın yatışması adına süren tahakkümün daha da güçlenerek sürmesinden başka ne anlama gelir ki…işte bu yüzden bir direniş hafızası oluşturma adına tarih yeniden ve yeniden yazılmalıdır.
gündüz gözüyle değil gece gözüyle karaşınların gözüyle karaşın bir tarih adına bir direniş hafızası oluşturmakta bunun için ısrar eder ece ayhan.ısrarında inadında yalnız da değildir ve etik bir tercihle yapmaktadır tüm bu yapıp ettiklerini.
yine ece’nin deyimiyle söylersek direnişin hafızası oluşturulurken etik tercihlerin toplamı olarak iktidarların karşısında duranlara mülksüzlere ve her daim yoksul ve yoksun olanlara iktidarla yaralanmışlara karaşınlara değgin bir etik de oluşmaktadır.karaşınların etiği…isyan etiği…

(devamı…)

1 Yorum devamı...

Birşeye mi bakmıştınız?

Arama yapmak için aşağıdaki formu kullanın:

Buraya kadar aradığınız bulamadınız mı ? Hmm, bizimle iletişime geçin biz hayal edelim..