Haziran, 2009 Arşivi
Nikotin Çıkmazı
Hayalbaz tarafından Haz.23, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Sergi
Nikotin Çıkmazı
Bu nikotin gibi yapışkan ve karanlık hayatları yaşayan insanların hikayesidir. 25 yıllık bir otelin onar metrekarelik odalarında, en yenisi altı, en eskisi yirmi beş yıldır yaşayan yaklaşık 80 kişiden objektiften korkmayanları ve onay verenleri konu alır.
yaklaşık 8 ay boyunca haftada/iki haftada bir olmak üzere yaptığımız ziyaretlerin belgeleridir. toplumun ötelediği insanların aslında öteleyenler gibi olduklarını anlayabilmek adına yaşam alanları ve hayatlarını konu alır.
Merve Ercegil
Burak Çirik
25 Haziran – 5 Temmuz
Kargaşa 9 // “Hack’leyin!”
Hayalbaz tarafından Haz.23, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Sergi
“Hack’leyin!” // İzin almaya gerek yok değil mi?
“Hack” kavramı her ne kadar genel algılanışı olarak bilgisayar programlamacılığı ile birlikte anılsa ve “hacker”lar da zararsız ve kimi zaman zararlı bir altkültür öğesine indirgenmeye çalışılsa da bu kavramı bu özelliklerinden sıyırıp daha soyut bir şekilde algılamaya başlamak önemli bir adım olacak.
“Hacker” lar sisteme zarar verdikleri oranda zararlı ve suçludurlar. Sisteme faydası dokunacağı anlaşıldığı andan itibaren ise tanımlanmaya ( “beyaz başlıklılar” veya “siyah başlıklılar” vs. gibi- siyahlar sadece eğlence ve kendi yararları için hack’lerken, beyazlar büyük şirketlerce kiralanıp sistemlerinin güvenliğini sağlıyorlar ) ve “etik hacker”lar olarak etiketlenemeye başlıyorlar ve tabii ki sadece “kendi alanları”nda çalışmaları ve “uzmanlıkarı”nı icra etmeleri isteniyor sistemce: yani sistemi korumaları kısaca.
Peki bu sistem deyip durduğumuz ve yaratıcı her öğeyi eninde sonunda dolaşımına sokmayı başaran ve paraya / metaya / arzu nesnesine indirgeyen bu büyük makine “hacker” ları da en basit anlamıyla bir “girişimci”ye dönüştüremez mi? ve verimliliği oranında bir fiyat biçmez mi onlara? Tabii ki biçer bu tartışılmaz bir gerçek. Tam da bu yüzden sanatçı / hacker kendisiyle de mücadele etmek zorunda: “nezih olan”, “kutsal olan” karşısında daima şüpheci olmak. Dolaşıma sokulamayacak kadar vur kaç’cı – bu demek ki ne olduğu anlaşılana kadar ne’liğini yerine getiren; bu ne’liğe tutulup kalmayan, bir sonraki adımına hazırlıklı ve tereddütsüz, ne’liğini adlandırmaya, etiketlemeye çalışanlara ve olur olmaz sahiplenmeye çalışanlara karşı gerekirse inkarcı olan. Kimsenin hafızasına güvenmeyen, hiç bir verili / dünyalı literature / kavramsallaştırmaya / bağlamlaştırmaya güvenmeyen kendi kavramlarını açık ve net ortaya koyan ve gerekirse yeniden ve yeniden tanımlamaktan çekinmeyen. Doğası gereği keşfetmek, özgürce üretimini icra etmek, yaratmak isteyen “hacker”lar, sanatsal anlamada üretici ve yaratıcılarla pek çok ortak nokta taşıyorlar aslında. Bizim de kargaşa yaratmak isterken çıkış noktamız buydu:
Bir sanatçı / yaratıcı / üretici olarak hacker’ları; sanatın, pornonun, edebiyatın, politiğin, iktidarın tüm bağlantı noktalarıyla beraber kodlarını çözmeye çağırıyorduk. Tüm bu “kargaşa”nın kodları nasıl kırılabilir ve yeni bir “kargaşa” nasıl yaratılırdı?
“Sanatta da kapitalizm”in [tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi] hareket alanımızı kısıtladığı -ki bu zaten uzun zamandır tanımlanabilir bir durum- günümüzde, sanatçı / yaratıcı / üreten; var edilmiş ve dayatılmış olan kodları nasıl ortadan kaldırır, kaldırabilir, ya da “hack”ler? Böyle bir olasılık günümüzde gerçek üreticiyi dayatılan onca baskıya (baskıların ne kadar çeşitlilikte olabileceğini biliyoruz) rağmen engelleyebilir mi? en genel ve geniş adlandırmayla “sanat”, bu kodları görmek, yok etmek ve karşılarında uyanık durmak için ve sinsice dayatılanları kapıp dayatanlara karşı kullanmak için hâlâ en kullanılası araç değil midir? Sanat ve diğer tüm varlığımızı anlamlandırma araçları arasında gittikçe belirsizleşen çizgi ve bizim içinde devindiğimiz, sayısız parmağın birbirini gösterdiği yeni “dünya”da artık yeni bir dil oluşmalı. Oluşmakta belki de, o kadar içindeyiz ki farkında değiliz.
“Hack”leyebileceğiniz klasik anlamda bir sergi alanında “gerçekliği” kullandıkları malzemeden, ürettikleri projelere kadar hack’leme niyetinde olan 30 yaratıcı / sanatçı var “Kargaşa 9”da. Kimileri içinde devindikleri ortamı önce tanımlayıp sonra o ortamda çatlaklar oluşturuyorlar, kimileri bedenleri ile kendilerine yollar açıyorlar- kendi yollarını…Kimileri çevrelerine bakıyor şimdi-geleceği ve geçmiş- geleceği işaret ediyorlar.
En basit anlatımla “bir sergiye neden gitmek isteriz hala?” Kendiniz karar verin…
Not: imaj altı için
“Yollarını bulan pasta ve ayakkabılar. İçinizdeki “hacker”ı serbest bırakın!”
5 – 30 Haziran 2009
* Sergi açılış kokteyli: 5 Haziran Cuma, Saat: 20:00
* Sergi Pazartesi günleri dışında 13:00- 20:00 arası gezilebilir.
geleneksel KargART kapanış sergisi Kargaşa’nın dokuzuncusunu düzenliyoruz bu sene ve alt başlığı “Hack’leyin!”.
“hack” ve “hacker” kavramlarını olağan kullanımlarından farklı tutarak katılımcıları içinde yaşadığımız sistemi ( doğal, sosyal, kültürel, ekonomik veya sanatsal diye ayırmadan bir bütünlük içerisinde) “hack”lemeye ve kodlarını çözmeye çağırdık. “sanatçı” / “üretici” / “yaratıcı” da tabii ki bu sistemin içinde yaşıyor ve “onların üretim süreci sistemin işleyişinin içerisinde nerede duruyor?” aslında tüm derdimiz buydu sergiyi kotarmaya çalışırken.
tüm bu “kargaşa”nın kodları nasıl kırılabilirdi ve yeni bir “kargaşa” nasıl yaratılırdı?
“sanatta da kapitalizm”in [tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi] hareket alanımızı kısıtladığı -ki bu zaten uzun zamandır tanımlanabilir bir durum- günümüzde, sanatçı / yaratıcı / üreten; var edilmiş ve dayatılmış olan kodları nasıl ortadan kaldırır, kaldırabilir, ya da “hack”ler? Böyle bir olasılık günümüzde gerçek üreticiyi dayatılan onca baskıya (baskıların ne kadar çeşitlilikte olabileceğini biliyoruz) rağmen engelleyebilir mi? en genel ve geniş adlandırmayla “sanat”, bu kodları görmek, yok etmek ve karşılarında uyanık durmak için ve sinsice dayatılanları kapıp dayatanlara karşı kullanmak için hâlâ en kullanılası araç değil midir? Aslına bakılırsa artık tüm bunların artık pek de önemi kalmadı. sanat ve diğer tüm varlığımızı anlamlandırma araçları arasında gittikçe belirsizleşen çizgi ve bizim içinde devindiğimiz, sayısız parmağın birbirini gösterdiği yeni “dünya”da artık yeni bir dil oluşmalı. oluşmakta belki de, o kadar içindeyiz ki farkında değiliz.
Unutmadan hack’lemek için izin almanıza gerek yok!!
Katılımcılar ve eserleri:
PJ Alive // “over pff!” , ataçç // “kutu”, Ayhan Mutlu // “Etki Tepki”, Aysun Öner // “Profesyonelleşmenin Dikenli Yolları”, Baran Tokmakoğlu // “kırmızı” , Çiğdem Menteşoğlu // “İnsan Taşımacılığı”, Deniz Rona // “Gülümseyin, Çekiyorum!”, Ece Dündaralp // “Where am I”, Eda Alpman // “ex nihilo nihil”, Pet05 // “money hacked the world”, Fikret Yavuzçetin // “köre zahmet ve teklif yoktur”, Gamze Özer // “isimsiz”, Gülşah Bayraktar // “Sanatçının Gömleği”, İlke Haspalamutgil // “She is a man, He is a woman” , Kardelen Fincancı // “Dil Üstünde Kaydırmaca”, Mahir Duman & Ezgi Güner & Tolga Eliuz // “Kardiyoloji”, “Tecrit”, Murat Sezer // “isimsiz”, Nezaket Tekin / Doruk Demircioğlu // “Ben sana sanat yapma demiyorum, hobi olarak yine yap”, Niyazi Selçuk // “Novus Ordo Seclorum”, Özgür Ufuk Ataç // “Sanatçının Masturbasyon Kutusu”, Şebeke // “Şebeke”, Şenol Erdoğan // “Karşı-mimari”, “motionless shadows”, Serdar Kökçeoğlu // “Korsan Kitap Sergisi“, Sibel Bozkurt // “İş Görüşmesi”,, Suzan Orhan // “Kenti-Boz”, Tahir Ün // “Ergenekon Sorgulaması”, Tolga Eliuz //“Triple”
Ve eserleri:
PJ Alive, “over pff!”, spontane siberuzay videosu, 20’
Ataçç, “kutu” , dokunulabilir yerleştirme
Ayhan Mutlu, “Etki Tepki”, video, 20’,
Aysun Öner, “Profesyonelleşmenin Dikenli Yolları”, Fotograf Serisi
Baran Tokmakoğlu, “kırmızı”, performans
Çiğdem Menreşoğlu, “İnsan Taşımacılığı”, Çuval üzerine çizim ve kolaj
Deniz Rona, “Gülümseyin, Çekiyorum!”, performans & dökümantasyon
Ece Dündaralp, “Where am I”, heykel
Eda Alpman, “ex nihilo nihil”, karışık teknik, 150*210 cm
Pet05, “money hacked the world”, cam fanus içine simuliasyon dünya maketi kutu, 160×80x50
Fikret Yavuzçetin, “köre zahmet ve teklif yoktur”, dijital baskı
Gamze Özer, “isimsiz”, karışık teknik, 159 * 142 mm
Gülşah Bayraktar, “Sanatçının Gömleği”, yerleştirme
İlke Haspalamutgil, “She is a man, He is a woman” , kanvas üzerine akrilik, 120 x 90 cm
Kardelen Fincancı, “Dil Üstünde Kaydırmaca”, Yapıştırılabilir Performans
Mahir Duman / Ezgi Güner / Tolga Eliuz, “Kardiyoloji”, dijital baskı, 50*28 cm
“Tecrit”, dijital baskı, 40*60 cm
Murat Sezer, “isimsiz”, tuval üzerine akrilik, 120*100 cm
Nezaket Tekin & Doruk Demircioğlu, “Ben sana sanat yapma demiyorum, hobi olarak yine yap”, Fotoğraf, dijital baskı, 180*90 cm
Niyazi Selçuk, “Novus Ordo Seclorum”, Kısa Film, 10’
Özgür Ufuk Ataç, “Sanatçının Masturbasyon Kutusu”, tuval üzerine karışık teknik, 35*50 cm
Şebeke, “Şebeke”, kolaj, dijital baskı, A4
Şenol Erdoğan, “Karşı-mimari”, dijital baskı
“motionless shadows”, yerleştirme
Serdar Kökçeoğlu, “Korsan Kitap Sergisi”, nesne
Sibel Bozkurt, “İş Görüşmesi”, 42*29,5 cm
Suzan Orhon, “Kenti-Boz”, Fotoğraf Serisi, fotoblok baskı
Tahir Ün, “Ergenekon Sorgulaması”, oto-kolaj, 150*100 cm
Tolga Eliuz, “Triple”, dijital baskı
Sergiden bir kaç kare;(Büyütmek için tıklayınız.)
DDR Doğu Almanya
Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Konser

Bay Perşembe Doğu Almanya’dan Bildiriyor…
Biz bize DDR konserleri 5 mi 6 mı diye matrak başlıyor gece. Ama post-endüstriyel kapitalizmin en Dick Laurentçi karabasan tınılarıyla başlıyor konser: Alan Araştırması… Şarkının sonlarına doğru gitarlar çıldırıyor, vücuduma hakim olamıyorum. Arkada perde de dönen 1 işçi mitingi-direnişi belgeseli. Kesintisiz Meinhof’a bağlıyor DDR ve şarkının en yükseldiği anda fonda Yol-İş İzmir 3 Nolu Şubesi pankartı gözüküyor. Dişlerimi sıkıyorum, aklıma Ulrike’nin gözleri düşüyor; kifayetsiz…
Alkışlar arasında Cihan ‘Büyükanıt’ın 1 sözüne atfen’ diyerek başlatıyor şarkıyı : tankları bekliyoruz… Sahnenin önündeki kabinde Doğu Almanya bayrağı.
Ardından Can’ın Kapital’in meşhur metafetişizmi pasajlarına gönderme lirikleriyle bezenmiş şarkı sözleri geliyor.
Gece ilerlerken kalabalık artıyor, biz bize halden uzaklaşıyoruz. Ama izleyici çok canlı değil, sanırım Kadıköy’ün 3 delisi, ben, Ş.E ve Oya (ki dostlar arasında sadece onun nickname’i yoktur) yerimizde pek duramıyoruz. Yükselen enerji ile Sputnik ile beraber ilerliyor ve o ilk çocukluk düşlerime geri dönüyorum. Ve yeniden kozmonot olmak istiyorum, kozmos ile beraber Yuri Gagarin amcaya bir selam yolluyorum.
Sonra, sonra cızırdayan melodiler ile Kötülüğe Tapanlar giriyor ve büyüyor tekinsizlik. Karanlık tarafa kısa bir koşu ve şarkı birden bire bitiveriyor. Kayıtsızlık… ölüm… delilik… Laura Palmer’ın bedeninden fışkıran karanlıkta boy veriyor (bence) DDR’nin en ‘sıkı’ şarkısı İkiz Tepeler. Kötülük, kötülük, kötülükkk…
Gecenin ritmi burada Taxim Gitar-Beatles da aksak. Gitarların kopuk doğaçlamaya enstrümantal Mukavemet ve de org da Bora’nın coştuğu Yönet. Kes, parçala yönet, öldür yönet…
msn’ye giren, porno indiren bir Kraftwerk coverı ve ardından Frankeinstein…
Gece doğaçlamaya dönüyor tamamen bir yerden sonra, çocuklar yaklaşık 1 saat süren bir performans yapıyorlar. Kapıyorlar, kaptırıyorlar, yanıyorlar, yakıyorlar. Bir ara deniz ve Bora bize mikrofon sizin diyorlar önce Ş.E ardından ben birer kısa spontene lirik okuyoruz. Doğaçlama farklı mutasyonlar ile büyüyor, canlanıyor ve çocuklar ancak 6. seferde sonlandırabiliyorlar eylemi…
Çocuklar bizim çocuklar, iyi çocuklar, zımba gibi çalıyor, yıkıyor çocuklar. Aklıma Atina geliyor Alexie’nin sıcak günleri. Güzel şehirler ne de güzel yanıyorlardı.
Aslında şehirlerin şahlarındandır, güzel İzmir. Bu yüzden terk ederken Taksimi, gece tutuşmalı DDR ile diyorum tutkulu bir Alsancak adası akşamı… Hatta sarhoş martılı bir Haziran akşamı…
ALLIANCE 34/35 VOL.1
Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Hayalbaz Sahne
noksan
“Kendini eksilten kadro”
Ocak 2007’de Sarp Keskiner’in koordinasyonunda bir araya gelip İstanbul, 1.Doğaçlama Festivali ve Kargart’ta sahne alan Noksan kollektifi, uzun yıllardır beraber müzik tasarlayan ve yaratan bir grup müzisyenin toplu doğaçlamaya dair ortak izleğini sunuyor: Kesitler, buluntu sesler, oyuncak enstrümanlar, geniş boşluklar, aralara sıkışan kelimeler…
Sarp Keskiner: Elektrikli gitar, oyuncaklar, nesneler, vurmalılar, flütler
Fergün Urgancıoğlu: Lap top, çok kanallı kasetçalar
Osman Kaytazoğlu: Lap top
Cem Karal: Bas
not at home
“Evde olmakla dışarıda olmak arasında hiçbir fark yoktur”
Zamansızlık duygusu yaratarak akan görüntü ve sesleri birbiriyle etkileşime geçiren İzmir ve İstanbul performansları ile iz bırakan Not At Home; sesin görüntüye, görüntünün ise sese dönüşümüne odaklanmış bir proje ekibi.
“Buradayız ama hiçbir yerdeyiz” mesajı, dijital ile analog buluşması, sanalla gerçeğin birlikteliği…
Abdülaziz: Videolar, didgeridoo, ses, oyuncaklar
Ali Güney: Lap top
Aykut Beysi: Ses, elektrikli gitar, sini, flütler, nesneler
upsidenet
“Evde olmakla dışarıda olmak arasında hiçbir fark yoktur”
Uzunca bir süredir ikili olarak çalışan Ali Güney (Not At Home) ve Efe Akmen (Abarjazz), minimalist başlangıçlardan büyük bir daire çizerek gecenin sonuna nokta koyacak.
Ali Güney: Lap top
Efe Akmen: Lap top
> > > >
Sarp Keskiner: www.myspace.com/leomalandro
Fergün Urgancıoğlu: www.myspace.com/diskojoker
Osman Kaytazoğlu: www.myspace.com/lizfando
Cem Karal: www.myspace.com/cemkaral
Efe Akmen: www.myspace.com/abarjazzmuzik
Not At Home: http://www.facebook.com/home.php?ref=home#/profile.php?id=1383981585&ref=ts
STREETART SEGİSİNDE SANSÜR
Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Kategorilenmemiş
bu serginin kordinatörü olan Pertev Emre Tastaban ve cevresindekilere:
ULUÇ’ un duvara yaptıgı yapıştırmaya uyguladıgınız sansür hareketinin altından kalkmanız şu andan sonra mümkün görünmüyor.
sergi için sokakta çalışan insanları bu mekana iş yapmaya ikna etmiş olmanız işlerine hükmetme hakkını vermez.
bu organizsyonu yapmak ayrı şey sergi küratörlüğüne kalkışmak ayrı şeydir. boyunuzu aşan bir sergi yaptınız bunu farkedemediniz.
sokakta resim yapan yazı yazan insanı, amniyet gelecek izin alamayız, belediye başkanı gelecek ne der ! diye sansür koyamassınız.
safa yatmaya kalkmayın,bunları düşünürken tesadüfen yanında oldugum için duydum ve sizi bir gün önce uyardım sakın sansür yapmayın dedim.
sergi günü ise aynen düşündüğünüzü gerçekleştirmişsiniz. pürü pak tertemiz bir sergi olmuş. elinize sağlık.
emniyet ve belediye başkanının yapacagı sansürü, onların yerine yaptıgınız için , kanımca bir onur plaketi alırsınız.
sizin amacınız sokak sanatı falan filan değil. fuat gelsin parti yapalım mış. bu kadar insanı kandırmak ciddi bir iştir. bu işin altından kolay kalkamazsınız.
ayrıca sadece uluç degil başka bir katılımcının duvarda yazılan bazı sloganlarıda silinmiş. maşallah şahane çalışmışsınız.
sergi öncesi duydugumuz endişeler boşuna değilmiş. sizi ciddiye alıp iyi niyetle orada çalışan herkesi kandırdınız.
bir ehlileştirme projesine dönüştürülen bu sergide olmaktan utanç duyuyorum.
MORPHOSİS SERGİSİ SOKAK SANTININ SANSÜRLENDİĞİ SERGİDİR. adı böyle bilinecek…..
M. Başol
ps: Metin yazarından izinsiz kullanılmış ve sansürlenen arkadaşın işi yazı ile verilen görseldir
Street Art Istanbul Morphosis / GRAFFİTİ- STREETART PAINTING EXHIBITION (boyama- sergi)
Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Kategorilenmemiş
Street Art Istanbul oluşumu değişime Banker Han’dan başlıyor!
Galata bölgesinde bulunan, Banker Han, 12 Haziran Cuma günü graffiti ve post graffiti’nin örneklerine ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaşayan ve farklı alanlarda çalışmalar üreten sanatçılar, 12 Haziran günü Banker Han’da bir araya gelerek 600m2′lik bir alanda işlerini sergileyecek. Mekanı ziyaret edenler, şimdiye kadar sokakta karşılaştıkları graffiti ve stencil örneklerini bir arada görebilecekleri gibi, sanatçılarla tanışma imkanı da bulacak. Günboyu sürecek olan açılış partisi, 18:00’da Açık Radyo, karga, araf records,deform muzik dj’lerinin performansı ile başlayıp, Gaia’nın poi gösterisi, A.P.O ve MC FUAT ERGİN’in konserleriyle sona erecek. Mekan, ay boyunca ziyaretçilere, müdahaleye ve değişime açık olacak. Banker Han İstanbul’da Osmanlı döneminde, devlete borç veren Galata bankerlerinin konuşlandığı sokakta yer alan Banker Han, bugün boş ve kullanılmayan bir mekandır. Street Art İstanbul, her katı 222 metrekare olmak üzere 6 katlık bir yapı olan Banker Han’ın üç katını Kooridoor Çağdaş Sanat tarafından desteklenen Morphosis etkinliği çerçevesinde, yaşayan bir mekana dönüştürecek.
Adres: Banker HanBanker sokak Galata – Istanbul
Tarih: 12 Haziran CumaAçılış Partisi :18:00
12 Haziran – 13 temmuz 2009sergi
hergün 18:30 a kadar görülebilir.
STREET ARTISTS
BAY PERŞEMBE + SEBEKE
BOMBA FONDA
BONAN
CİNS
dAS METALdeniz m örnek
EMR3
FLY PROPAGANDA
gogo
hikmet vandal
ini
Kedü
KIRDöK+1
kuyara
Lakormis
Madcat
Murat başol
Nenuka
osman
PET 05
RR
RAD
Wide
YENİ ANIT
GRAFFİTİ WRİTERS
S2K CREW
IAC CREW
COPIKSTAR
MATEMAN
CYPE
street art istanbul organization
pertev emre tastaban
general coordinator
coordination@streetartistanbul.com
streetartistanbul@gmail.com
+90 532 241 65 56
TÖREN
Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Deneme
Çocuk durup dinledi. Ses yok. Arkasına döndü. Nereye kayboldu bu? “Hey!” Ateşi hızla yükseldi. Son zamanlarda her şey çok hızlı oluyor. Kollarını çaprazlayıp uzattı, dikenlerin arasında kendine geçebileceği kadar yer açarak biraz önce geldiği yoldan geri yürüdü. Şimdi yüzü yanıyordu. Kahretsin! Göğsü de boğazı gibi tıkandı. Nerde bu?!
Bitkilerin arasından açtığı yarıktan yüzünü ve başını korumaya çalışarak sıyrıldı, ayakta durabileceği dar bir açıklıkta durdu. Yok! “Hey!”
“Burdayım.”
Sesin geldiği yöne döndü. Sessiz ol. Kolunu döndürüp elini dışa büktü. Belindeki transformatörü çalıştırıp kolunu gerdi, düz tutarak kolluğun bağlantı yerindeki sonarı açtı. Şimdi boynundaki damarların attığını duyuyordu. Geberesice. Öfke matabolizmasını hızlandırıyordu. İşte bu harika. Doğal yükseltici. Ama çok geçmeden bitkin düşeceğinin farkındaydı. Sonarı her kullanışı ona en az bir saat kaybettirirdi. Kahretsin.
Avcunun hemen altındaki küçük göstergeye baktı. Burada daha önce sonarı hiç kullanmamıştı. Kaşif değildi. Gerekmedikçe kullanmazdı. Bu ne? Seri hareketlerle bitkileri yararak yürüdü. Öfkesi gitgide artıyordu ve bu iyiydi. Şimdilik.
Metal döküntü bir duvara çarpıp çınlayınca durdu. Yoklayarak duvarın yıkıldığı yeri buldu, burası dik bir merdiven gibiydi. Sonarı bir kez daha çalıştırmayı göze alamazdı. İşin bitti senin oğlum. Ne kadar kızgın olursa olsun… Kalan enerjisiyle yıkıntıya tırmanmaya başladı. Sırtında otuz kilo yükle kollarını yukarı kaldırıp kendini çekmen gerekiyorsa hafif metal bile yeterince ağırdır. Özellikle enerjini transformatöre emdirdikten sonra ve çıktığın yerde neyle karşılaşacağından emin olmadığında. İşte şimdi bitti.
Duvarın üzerinde dar bir platform sağlam kalmıştı. Sağlam? Binanın kalanı görünüşe bakılırsa kendine çarpan bir aracın üstüne yıkılmıştı, ne zaman olduğunu söylemek zordu. Platformun üzerinde oturan birinin bitkilerin üzerinden ancak burnundan yukarısı görülürdü. Normalde o birini görmek kolay olmazdı. Moron. Ama şimdi hafifçe sallanan koyu kahverengi dikenpüskülleri arasından yükselen sapsarı baş siyah saten üzerinde serilmiş yatan bembeyaz bir kıç kadar –dikkat- çekiciydi.
Çocuk dizlerinin üzerinde durup burnundan soluyarak kolluklarını gevşetti. Dikenler arasında yol açmak için kullandığı enli kör süngüleri yuvalarına itti. Kollukları kalçasının iki tarafına yerleştirip elinin tersiyle alnını ovuşturdu. Kan. Tırmanırken koruyamadığı başı çizik içinde kalmıştı. Çabuk kurur. Elini pantolonuna sildi. Eh, çıplak deriden de sarı saçtan da daha az parlar. Tek kelime etmeden atılıp sarışın, çelimsiz çocuğu boynundan yakaladı. “Şimdi kımıldarsan, ya da gıkını çıkarırsan saçını değil gırtlağını keserim. Anladın mı götkafa?” Belinin arkasından çektiği keskin yassı çelik çubukla kabarık sarı saçları temizledi. Çabuk. Uzun zamandır böyle olduğunu hatırlamıyordu. Bu sinirle sonarı on saniye çalıştırabilirdi. On saniye! İşi bitince kurbanının boynundaki kolunu gevşetti.
“Arkamdan ayrılmayacaksın demiştim,” kulağa asılıp sertçe büktü, “ama küçük sıçanın kulaklarından beynine giden barsaklar tıkanmış,” çubuğun ucunu kulağa yaklaştırdı, “bir daha bir şey söylemeden önce yolu açacağım.”
“Reks.”
“Ne?”
“Adım Reks, götkafa ya da küçük sıçan değil. Neden hiç adımı söylemiyorsun? Her seferinde bir ad bulma zahmetinden kurtulursun.”
Çocuk omuz silkti. “Adlardan hoşlanmam. Üstelik seninki berbat. Kim koydu?”
“Abla.”
“Hangisi?”
Reks dudak büktü. “Hiç peşinden ayrılmıyormuşum ve…” Çocuğun kendisine bakmasını bekledi. “Çok kötü göründüğünün farkında mısın? Abla seni bu halde görse bağırırdı.”
“Ve?”
“Ha… Ve ulurmuşum. Geceleri. Küçükken yani. Öyle dedi.”
Çocuğun yüzündeki küçümseme dolu gülüş dondu. Ateş.
“Paket nerde?”
“Çok ağırdı… Ben de…”
Çocuk iki parmağıyla Reks’in omzunu yakalayıp diğer eliyle bir tokat indirdi. On sekiz saniye. “Nerde?!” Maksimum.
“A-aşağıda…”
Çocuk duvarın üzerinden atladı. Reks tutuna tutuna aşağı inip yanına geldiğinde çocuk paketin başına çökmüştü. “Sana sırtından çıkarmayacaksın dedim! Kaburgaların birbirine geçse bile…” Yavaşça başını kaldırıp dişlerinin arasından güçlükle “Senin yüzünden…” dedi, “sonarı çalıştırdım…” Kesildi. “İki defa…” On dakika konuşmadan, kıpırdamadan durdular. Reks “Yerini biliyordum…” diye başladı. Çocuk doğrulup uzandı, tokat Reksin yüzünü yalayıp geçti. İki saat… “Aptal.” Kaybettik…
Paketlerin kayışlarını sıkılaştırdılar. Çocuk kollukları takıp kapadı. Kollarını sallayıp süngüleri ortaya çıkardı. Alçalmaya başlayan güneşe ve bileğindeki göstergeye bakıp gidecekleri yönü gösterdi.
“Bir adım,” dedi, “bir tek adım geride kalırsan seni doğrarım. ”
“Bir daha olmaz.”
“Bir daha diye bir şey yok.” Yol açıp yürümeye başladı.
“Ne demek istedin?”
“Ne dedimse onu. Artık yoksun.”
“Ama neden? Ben…”
“Sen artık benimle değilsin. Oraya varır varmaz barakana dönüyorsun.”
“Ama…”
“Kapa çeneni.”
Bir süre yürüdüler. Reks zayıf bir sesle “Bıraktığım yeri biliyordum,” dedi, “Paketi…”
“Burada hiç bir şeyi bilmiyorsun. Zayıfsın. Bütün barakalılar zayıf.”
Arkasına dönüp durdu, Reks’in yüzüne baktı. “Başaramadın.” Reks ağlamaya başladı. “Yapabilirim. Bu daha ilk sefer. Hem daha bitmedi,” Çocuk çaprazladığı süngülerle Reks’in boğazını kıstırdı. “Gece ilerleyemeyiz. Çok zaman kaybettik, daha da kaybedeceğiz. Koşamıyorsun. Paket bile taşıyamıyorsun. Vaktinde varamayacağız. Bunu o küt kafan alıyor mu? Sen bittin. Anladın mı? ” Süngüleri çekip kendi kafasına vurdu. Ben de bittim.
Reks sustu. Ağlayınca beyaz suratı pis bir tabağa benzemişti. Açık ağzından, “Yetişebiliriz,” sözleri döküldü. “Şeye binebiliriz.”
“Neye?”
“Ne olduğunu bilmiyorum.” Eliyle yukarıyı gösterdi. “Yukardan bakınca gördüm. O parlak yol, yürüyen yollar. Onlar çok hızlı.”
“Çöp bandı mı? Olmaz. O insan taşımaz.”
“Üzerinde bir sürü insan vardı ama.” Aslında bütün vadi boyunca bant üzerinde ilerleyen ancak yirmi kişi vardı ama o zaten hayatında bundan fazla insanı birarada görmemişti. Çocuk hasta bir sesle güldü “Onların kaybedecek hiç bir şeyleri yok, anladın mı? Bizimse altmış kilo granımız var. Sence neden sürüne sürüne bu yoldan gidiyoruz, seni gidi kurnaz piç! Dur hatırlatayım: Saklanıyoruz. Peki neden saklanıyoruz? Çünkü görüldüğümüz anda gebeririz, bu gran da…” süngünün ucuyla havada bir helezon çizerek gökyüzüne doğru ıslık çaldı, “…uçar. Barakadakiler de teker teker gider. Son. Şimdi planını tekrar gözden geçirelim…”
“Tamam… Özür dilerim.”
“Yoo, her şeyi düşünelim. Ben nasıl da düşünemedim? Aptalım ben.” Kafasına vurdu. “Tabii ya… Banda atladığımız gibi ver elini düzlük. Oradan da bir kızağa atlar barakanın çatısına konarız. Sonra da halkına neşe ve gran dağıtırız. Herkes mutlu olur.” Geri zekalı.
“Tamam dedim ya…”
Çocuk başını kaldırmış başının üstünde yükselen dikenlerin arasında kaynayan loş maviliği seyrediyordu. Reks’in ağlamasının bitmesini bekliyordu. Sonra yola koyulacaklardı ama bir anlamı yoktu artık. Oraya vardıklarında Abla gitmiş olacaktı. Durgun bir sesle “Abla,” dedi, “Ne oldu ona?”
“Hangisi?”
“Adını koyan Abla.”
“Bilmem. Hatırlamıyorum. Bunları hatırlamayız.”
“Sen ne yapacaksın?”
“Ben…” umutla sustu, cevap gelmeyince sönük bir sesle devam etti, “Bakıcı olacağım.”
Çocuk dönüp ona bakmadı. Taş gibiydi. O gittikten sonra buna devam etmek için nedeni kalmayacaktı. Bir baraka dolusu sıska çocuğun ne bakıcılığını ne yetiştiriciliğini yapacak değildi. O yokken… Bunu neden yapsındı ki? Reks için mi? Bilemiyordu. Kendisi olmadan üç gün bile yaşayamazdı. Kurmaya çalıştığı ilk bağlantıda inek gibi boğazlanacaktı. Peki o? O şimdi ne yapıyordu? Yarın sabah gitmiş olacaktı. Gidecek miydi gelip alacaklar mıydı? Nereye giderdi, kimle anlaşırdı, hiç bir fikri yoktu. Genç kızlar kaç gran ediyordu, peki o çocuk fiyatından mı giderdi kadın mı acaba? Fuhuş mu daha pahalıydı et mi? Kalorisi çok daha düşük olduğu halde hala insan etini grana tercih eden birileri vardı. Ya da şehirde şansını mı denerdi? Hiç şansı yoktu ki… Barakadan ayrılma vakti geldiğinde ne yapacağını niye sormamıştı ki ona? Hiç bir şey sormamıştı ki bunu sorsun. Kahretsin. Her şey için çok geçti. Çok geç. Reks’ten nefret etti, o iki saati kaybetmelerinin bütün suçu ondaydı. Geberse umurunda değildi. Peki neden kendisi bu kadar geç kalmıştı? Neden son güne kadar beklemişti? Neden daha önce karar verememişti? Neden!!! Kendi de geberseydi keşke.
“Dön.”
“Ne?”
“Dön dedim. Şu banda bir daha bakalım.”
Sırtlarında gran paketleriyle duvarın üstüne oturdular.
“Çöp bandı ne demek?” Bu barakalılar hiç bir şeyden anlamazdı.
“Fraktal bant. Eskiden üslere çöp taşımak için yapılmış.”
“Üs nedir?”
“Çöp gönderme merkezi. Eskiden çöpler uzaya gönderiliyordu.” Çok eskiden. “Ama artık üsler çalışmıyor.”
“Neden?”
“Uzun hikaye. Bant artık kullanılmıyor.”
“Neden çalışıyor o zaman?”
“Kendiliğinden çalışıyor. Bant güneş ışığını emip depoluyor. Fraktal parçalar radyasyon yüzünden sürekli titreşiyor, titreşim de bantı hareket ettiriyor. Tekyönlü yüzeysel hareket. Bant asla durmaz.”
“O insanlar nereye gidiyorlar?”
“Hiçbir yere.”
“Peki neden banda binmişler?”
Çocuk gözlerini kısıp bandın üzerindeki karaltılara baktı.
“Onların korkacak bir şeyleri yok. Kimse onlara dokunmaz. Hiç kimsenin hiçbir işine yaramazlar. Onlar yolcu.”
“Yolcu nedir?”
“Kimyasal ayrıştırıcı almışlar. Gran bulamayanlar bazen bunu yapar, az da olsa kolay yaşayıp kolay ölmek için. Hücreleri yavaş yavaş parçalanıyor, kendi hücrelerinin parçalanma enerjisiyle bir ay kadar besinsiz yaşayabiliyorlar, bu arada gran bulabilirlerse belki biraz daha uzun. Bu arada korkmalarına gerek yok. Dedim ya, kimse onlara dokunmaz, piyasada beş para etmezler.”
“Banta gidelim, bizi de yolcu zannederler.”
Çocuk güldü.
“İmkansız, parçalanma kıkırdak dokularda başlıyor. Öncelikle burun ve kulaklarda. Bir yolcuyu hemen tanırsın. Yüzlerini saklamazlar.” Duraksadı. “Neden bantta olduklarını anladın mı? Ayrıştırıcıyı alınca çoğu ilk iş kendini banda atar, henüz yürüyebilirken. Eh, son zamanlarını geçirmek için hiç fena bir yol değil. Belki de en iyisini yapıyorlardır.”
İkisi de bir süre sustu. Belki de aynı şeyi düşünüyorlardı.
“Peki şu nedir?”
“Ne?”
“Şu gelen şey…”
Çocuk dürbünü gözlerine yerleştirdi, transformatörü çalıştırdı. Bir saniye. Objektifler vücut enerjisinin küçük bir kısmıyla odaklandılar. Olamaz!
“Söylesene… Sen nereden buluyorsun?”
Çocuk ilgisiz bir sesle homurdandı.
“Granı diyorum. Nereden buluyorsun? Bu altmış kiloyu nasıl buldun?”
“Şşşt.” Nasıl olamaz! Olmuş işte!
Dürbünü sırtına atıp durdu. Gerçekmiş demek! Aceleyle kayışları çözmeye başladı. Hepsi gerçekmiş! Elini boynundan sokup sokup göğsüne bantlı enjeksiyon uçlarından birini söktü. Kol damarına bir miligran verdi. “Napıyorsun? Hani paket asla sırttan çıkmazdı? Hey, noldu?” Çocuk sırtındaki paket düşünce Reks’e döndü. “Burada bekle.”
“Ne? Beni bırakmayacaksın değil mi?”
Çocuk eğilip iki elle boğazına yapıştı.
“Burada bekle dedim. Biri gelirse, kaç. Bu kadar granı bulan hiç kimse yirmi kilo etin peşinden koşmaz. Anladın mı? Sonra başının çaresine bakarsın.”
“Beni bırakma!” diye hırıldadı Reks, gözleri büyümüştü.
“Geri geleceğim,” diye bağırdı çocuk duvardan atlarken, “Geldiğimde burada olursan seni alırım. Tamam mı?”
“Gelecek misin?”
“Geleceğim. Ama…”
“Ne?!!”
Çocuğun sesi uzaktan geldi, kim duyarsa duysun, “Ama benden önce başkaları gelebilir. Granı boşver, kalabalığa karış.”
“Kalabalık mı?” Sesi çığlıktı.
“Kalabalık!”
Çocuğun sesi kayboldu.
Güm! Güm! Güm! Çabuk… Kapı aralandı, yedi yaşlarında uzun, kızıl saçlı bir çocuk göründü. Kendisini kapının aralığına sıkıştırıp kırıtarak çocuğa gülümsedi.
“Ablayı çağır.”
“Hangisini?”
“Git çağır dedim.”
Kıkırdayarak içeri kaçtı. Ne kadar da umursamazdı. Umursamaz değil, sadece unutkan.
Çocuk sabırsızlıkla bekledi. Birazdan kapı tekrar aralandı, kızın yüzünü görünce rahatladı. Hala oradaydı. Derin bir soluk aldı. Gücünün son sınırında koşmuştu. Şimdi kendisini yıkılacak gibi hissediyordu. Dayan.
“Gelsene buraya.”
“Neden?”
“Konuşalım.”
Kızın yüzü şimdi ifadesizdi. Son gördüğünden beri eskimiş gibiydi. Uykusuz geceler geçirmiş olmalıydı. Barakada son gece…
“Ne hakkında?”
Bu kadar doğaldı demek her şey onun için.
“Ben, diyecektim ki, benimle gelmek ister misin?”
Kızın yüzünde en küçük bir değişiklik aradı, dudak ucunda bir kımıltı, gözlerinin kenarlarında tek bir çizgi. Ama yoktu. Bitmiş. O da bitmiş.
“Hayır.”
“Neden?”
“Bize borcun yok. Git.”
“Anlamıyorsun.”
Kız birden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. “Sen anlamıyorsun. Ben, yapabilirim tamam mı? Gran bulabilirim. Bu ne ilk ne de son. Biz sizin gibi değiliz. Kardeşlerimizi bırakıp gidemeyiz. Sırası gelen herkesi buradan alıp götüremezsin değil mi? Defol git. Benim diğerlerinden bir farkım yok.”
Çocuk önüne bakıp durdu. O şey yükseliyordu, ateş değildi, başka bir şey. Ne olduğundan emin olmadığı şey. “Var,” dedi. “Benim için var.”
“Ya… Ne zamandan beri?”
Sesinde alay yoktu, merak vardı. İnsanın ancak kendi dışında şeylere duyduğu, ilgisiz, duygusuz bir merak… Çok kötü. Ona nasıl anlatacaktı, bütün söylediklerinden sonra; “Sana bakamam. Kimseye bakamam. Seni götüremem. Gittiğim yerde sana yer yok. Yanımda kimseye yer yok.” Defalarca söylemişti. Bir kez olsun üzgünüm dememişti. Çok üzgünüm. Bir kez olsun güzel bir şey söylememişti. Hayatımdaki en güzel şeysin. En çok da “Hayal kurmak yok,” demişti. Aslında tek güzel şeysin. Şimdi ona bir hayalden nasıl bahsedebilirdi.
“Bak,” dedi, “Her şey değişti.”
“Ne değişti?”
“Her şey. Her şey!”
“Benim için hiç bir şey değişmedi.”
“Senin için de değişti. İnan bana.”
Kız duraksadı.
“Nasıl?”
“Benimle gel,” diye yalvardı çocuk, “Sana göstereceğim.”
“Artık olmaz,” diye fısıldadı kız. “Anlaşma yaptım.”
“Ne anlaşması? Yani… hangisi için?”
“İkisi de.” Güldü, “Artık anlaşmalar hep böyle. Kıtlık yüzünden.”
Çocuğun içi ezildi. İkisi de demek. “Kaç kilo gran verecekler?
“On. Verdiler.”
Çocuk sustu. Yetişememişti demek.
“İptal et.”
“Edemem. Çocuklara beşer gran verdim bile. Bu onları dört ay idare eder.”
“Sonra?”
“Sonra… Bilmiyorum. Bu arada bir bakıcı bulurlar.”
“Hayır, bulamazlar. Ben sonra ne olacağını söyleyeyim. Sonra diğer abla, sonra da diğeri. Her seferinde miktar düşecek. Artık bakıcılar yok, o eskidendi. Artık insanlar barakaya bıraktıkları çocuklarını hemen unutuyorlar. Kimse barakalara dönmüyor, atık olduğunuzu düşünüyorlar. Senin geberip gitmen kimsenin işine yaramayacak.”
Kız ters ters bakıp omuzlarını silkti. Bunları bilmediğini mi sanıyordu.
“Tamam, anlaşmayı iptal et, onlara yüzde dörtyüz faizle geri ödeyeceğini söyle. Ben sana bulurum.” O altmış kiloyu neden daha önce getirmemişti sanki? O zaman bu olmayacaktı. Niye daha önce bulmadın o zaman dese ne diyebilirdi? Hiç.
“Anlaşmalar iptal edilmez.”
“Kaç o zaman. Seni bulamazlar. Ben seni saklarım.”
“Yine de gelip etlerini alırlar. Ben olmazsam diğeri.”
“Alsınlar. Nasıl olsa dört ay sonra alacaklar onu da.”
“Daha on beş yaşında.” Tıkanıp sustu. “Bir bakıcı bulurlar…” dedi, “Benden sonra…”
“Abla…” Ona çocukların seslendiği gibi seslendiğini ilk kez farketti. Neden önceden ona seslenirken söyleyebileceği bir ad bulmamıştı? Neden böyle olacağını hiç düşünmemişti? Düşünmek istememişti. İşte şimdi düşünecek vakit kalmamıştı. İçi sızladı.
“Git burdan.”
Kapı kapandı.
Güm! Güm! Güm!
“Ne istiyorsun?”
“Ablayı çağır.”
“Abla dedi ki…”
“Git çağır!”
Kızın ince yüzü kapıda belirdi. Gözleri bu bir saatte iki kat büyümüş gibiydi.
“Ne istiyorsun?”
“Benimle geleceksin.”
“Dedim ya…”
“Biliyorum. Ben düşündüm. Her şeyi düşündüm, tamam mı? Hepiniz benimle geleceksiniz. Bu baraka kapanıyor.”
Kız dondu. “Sen çıldırdın mı?”
“Hayır. Her şeyi düşündüm. Her şeyi…”
Çocuk arkasına döndü, sürüyü bellerinden birbirine bağlayan esnek şeridin kendi beline doladığı ucuna asılıp çekti. “Hızlı!”
“Bundan hızlı yürüyemiyorlar. Hiç yürümediler…”
Kız nefes nefeseydi. Bir saat önce çocuklara üçer gran daha vermişlerdi, ve şimdi taşikardi hepsinin nefesini kesiyordu. Granı sindirim yoluyla almak hem gran kaybıydı hem de zamanlamada çok sorun çıkarırdı, ama çocuğun mili enjeksiyon kapsülleri hepsine yetmezdi hem de riskliydi. Yakasını çekip göğsüne baktı. Topu topu altı tane kalmıştı. Gerçi bu gün bir miligran daha alamazdı, transformatörün üstündeki göstergeye baktı, kanı defekte olursa hiçbirinin şansı kalmazdı. Dört saniye… Yarına kadar sonarı ya da zipi kullanmasını gerektirecek bir durumla karşılaşırlarsa işleri biterdi. Maksimum beş.
Durdu. “Biraz dinlenelim.” Adamların granlarını barakada bırakmışlardı. Hemen hemen hepsini. Belki peşlerinden gelmezlerdi. Başka zaman olsa böyle bir umut olmazdı ama belki bu gün…
“Nereye gidiyoruz?”
“Üsse.”
Kız bir açıklama beklemeden yanında oturdu. İstemiyor, çünkü istediği hiçbir şey olmadı. Ne düşündüğü belli olmuyordu. Düşünmüyor. Sadece yürüyorlardı, üs denen yere gidiyorlardı, orada… bunu orada görecekti. Çünkü ben her şeyi düşündüm.
“Eskiden,” dedi, “Atıklar uzaya gönderiliyordu, organik çöpler. Ölüler. Setler inşa edildikten sonra dönencelerin arasında kalan her yere çöp bandı döşendi. Bantlar üslere gidiyor. Orada biriken çöpler de uzaya göneriliyordu. Sonra bir grup çıktı. Sonradan konan adıyla ‘İnsanlık Düşmanları’. Gizli bir örgüt. Çöplerin uzaya gönderilmesine karşıydılar, buna konformizm diyorlardı. Uzaya gönderilen her molekülün dünyadaki doğal çevrimi zedelediğini öne sürdüler. İnsanlar yaptıklarıyla yaşamayı öğrenmeliydi. Uzay üslerini sabote etmeye başladılar. Çok fazla yandaşları vardı. Çöp projesi durdu. O zaman bilimsel projeleri yöneten bir azınlık olduğu ortaya çıktı. Ve bu azınlık çok güçlüydü. İnsanlık düşmanlarının kökü kuruyana kadar tüm projelerin durdurulduğu ilan edildi. Bu büyük bir şaşkınlık yarattı, her türlü yargı ve yönetim mekanizmasının öldüğü sanılıyordu ama öyle değildi işte. İşleri yöneten birileri vardı. Yeni Dünya Projesi ilk kez o zaman açıklandı. Uzaya gönderilen çöpler hammadde olarak kullanılıyordu, yukarıda diamondoid bir şehir kuruluyordu. Dünyaya indirildiğinde insanca bir yaşam başlayabilecekti. İnsanlık Düşmanları adı oradan geliyor. Başlarındaki kişi ele geçene kadar proje kapatıldı. Ama o insanlık düşmanı yüz yirmi yıldır bulunamadı. Yeni Dünya Şehri’nin inşası bu zaman boyunca durdu. Uzaya hiç çöp gönderilmedi.”
Kız başını salladı. Ama gözleri boştu.
“Bu gün,” dedi çocuk, “Proje uyanacak.”
Söylediklerinin kız üzerindeki etkisini görmeye çalıştı. Kız tepki göstermedi.
“Bu gün üsten uzaya bir araç gönderilecek. Şehrin inşası devam edecek. Birçok insan, yıllardır bunu bekliyordu. Ama artık bilenlerin sayısı çok azaldı. Yine de… Her şey değişti. Bu günden sonra her şey değişecektir.”
“Bir proje…” inançsız bakışlarını çocuğa çevirdi, “bütün bunları değiştirebilir mi?”
“Umut değiştirebilir! Yeni bir hayat vaadi. Bizden sonrakiler için. Belki bizim için de.. Artık çocukların bir anlamı var. Yaşayabilecekleri bir hayatları olacak. O zaman geldiğinde dünyada insanlar olmalı. Yeni Dünya’da yaşayacak çocuklar olmalı. Bu her şeyi değiştirir. Anlıyor musun?”
Kız başını salladı, gözleri biraz canlandı. Kafası karışmıştı.
“Herkes farklı düşünmeye başlayacak. Beklemeye değer diyecekler, böyle bir umutla yüz yıl daha dayanabilirler. Korunmaya değer bir şeyler olduğunu düşünecekler. Artık korunmaya değer şeyler var.”
“Ne gibi?”
“Hayat gibi. Hep birlikte hayatta kalmak gibi.”
İçinde coşku hissediyordu. Hiç bu kadar güçlü hissetmediği bir şeydi bu. Bunun da bir tür yükseltici olduğunu farketti. On saniye. Hey, hiç fena değil.
Başı dönüyordu. Yerinden fırladı. Tekrar oturdu. Etrafına bakındı. Uzanıp kızın belindeki şeridi çekiştirdi. “Nasıl gidiyor?”
Dikenlerin arasından, uzaktan bir kıkırdama duydu.
“Bir dakika,” diye seslendi. “Bir dakika sonra hop diye bağırdığımda herkes yürümeye hazır olacak.”
Kız şaşkınlık dolu gözlerle ona bakıyordu. Söylediklerini tartmaya başlamış olmalıydı.
“Ne olacak şimdi?”
“Bilmiyorum. Varınca göreceğiz. Yanılmıyorsam…”
“Eee..”
Çocuk huzursuzca kımıldandı.
“Eğer işler yolunda giderse… Bundan sonra demek istiyorum…”
“Eee…”
“Artık birine bakabilirim.”
Çocuk şeridi yoklayarak elini uzattı. Kızın elini yakalayıp onu çekti. Şerit bu koşullar altında ne kadar dayanabilirdi bilmiyordu.
“Ne kadar çoklar…” Kızın gözleri büyümüştü. Arkalarında biriken insanları itip yol açarak ve ayakta durmaya çalışarak gerilediler. Kalabalık arttıkça çemberin dışında kalmak zorlaşıyordu.
Çocuk güldü.
“Yolcular,” dedi, “bunu hesaplamamışlardı. Sandıklarından çok daha uzun bir yolculuk yapacaklar.”
“Ne?”
“Yok bir şey. Bak.”
Üsse baktılar. Korkunç gürültü koptuğunda herkes olduğu yerde dondu. Araç dev bir alev topu şeklinde kopup yükseldi. Gökyüzünde kaybolana kadar insanların açık ağızlarına sağır edici gümbürtü doldu. Ses azalmaya başladığı anda, insan sesleri yükseldi. Dev bir uğultuydu. Araç tümüyle gözden kaybolduktan bir süre sonra itiş kakış başladı.
“Koşun,” diye bağırdı çocuk. “Şimdi hayatta kalırsak sonsuza dek yaşarız.”
Gözde Genç, 2003
Gerçeklik Terörüne Karşı İlkyardım Çantası
Hayalbaz tarafından Haz.16, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Kategorilenmemiş
Borges Defterinden alınmıştır
Gerçeklik Terörüne Karşı İlkyardım Çantası
-‘tutkuların filozofu Charles Fourier için’
Post-modern iklimin gündelik hayattaki en belirgin izdüşümlerinden biri Gerçek yerine sayısız ‘gerçekmiş gibi’ yaratmasıdır. Gerçeğe dair bilgi ve kavrayıştaki git gide büyüyen karadelik, gösteri toplumunun sürekli uyarılmaya kurban edilmiş bireylerini kitleleştirir.
Her yerde karşımıza dikilen reklamlar, imaj bombardımanları, pazar yada kamuoyu yoklamaları, veba gibi yayılmış gözetleme hazzı, gündelik hayatı pornografikleştiren medya, hızın doğurduğu kaos hali ile kitleleşme bir çeşit zombileşmeye doğru evrilir. Bu durumda görülen gerçekliği anlatma çabası, sürekli yeniden üretilebilir bir ‘sanal’ı resmetmeye mahkumdur. Çünkü gerçekliğin kendisi artık bir terördür.
Gerçeğin kaybına dair bu trajedi, sadece bu güne dair arzularımızı ipotek altına almaz, geleceğe yönelen kehanetvari tahayyüllerinde oluşmasına engel olur. Gösterinin kaotik işleyişine kapılmış ve gerçekliğin tahakkümünü kendi seçimi gibi algılama mazoşizmine kapılmış kitleleşmiş birey; gündeliği 1 travma olarak yaşamamak için kendine farklı kod dizinleri oluşturur.
Kitleleşmiş birey günlük koşuşturma içinde zamana ve gösterinin icra alanı kente karşı bir bilinçsiz mücadele içindedir. Güvende olmak, zarar görmemek, çalışmak, başarılı olmak, adına eğlenmek dediği sanal da olsa hazdan nasibini almak çabasındadır. Yani sistemin ona biçtiği rolleri başarı ile uygulamaya çalışmak ve bu cesur yeni dünyanın vaat ettiği hazdan payını almak. 21. yüz yıl başında bireyin dişlisi olduğu hazin çark budur. Her sabah metamorfoza uğramış bir George Samsa olarak uyanmak, deneyim yerine kodlara hapsolmak. Gerçi sistem kendi içinde farklı seçenekler, tercihler sunar, ama tüm verili alternatifler belirli kod dizinleri şeklinde sisteme görülmez ipler ile bağlanmaktadır.
Bireyin bu etik ve tinsel sefalet hali anlatmak için klasik teorilerin nesneleşme, yabancılaşma kuramları artık yetersiz kalmaktadır. Post-modern metropol hayatının bahşettiği cangıl da kitle insanını saldırganlık, hırs, bencillik ve sinsilik ile var olmaya çalışır. Bu da gerçekliğin terörünün şiddetini tek tek bireyler üstünde katmerler.
Ama, bu terörün bir parçası olmak istemeyen, büyük acılar çeken ve idrak çabasında olan insanlar da her zaman var. Düşünen, yaratan, acı çeken, eyleyen insanlar. Çoğu zaman gerçekliğin teröründen, ‘miş gibi’ insanların zehrinden, yalanlardan dolayı kendi içine gömülmüş, yalnızlığı yazgılaştırmış insanlar. Belki şu an sadece gerçekliğin dışında kalmaya çalışıyorlar ama değişimin anahtarı deneyimi yüreklerinde taşıyarak…
‘duyarlılık, yani benimseme; ama içimdeki acının tam, gizli, derin, mutlak benimsenmesi ve buna bağlı olarak da bu acının yalıtılmış, benzersiz bilgisi (bilinci)’–Etin Durumu/Antonin Artaud
İlkyardım Çantası Olarak Deneyim
Sistem için en büyük tehdit, bireylerin var olan seçenekler içinden tercihler yapmak yerine, kendilerini deneyim denen devrimci eyleme kendilerini bırakmalarıdır. Çünkü; ancak deneyim dediğimiz büyü ile gösterinin sürekli ürettiği (ve tüketip yeniden yeniden ürettiği) kodlar dışında kişisel var oluşlar gerçekleştirilebilinir, sanallık çölünde Gerçek’e dair vahalar keşfedilebilir.
Deneyim yoluyla tümelin tahakkümünden çıkan birey, şeyleşme ağlarını yırtıp, özne olabilme şansına sahip olur. Böylece bu güne dair gerçeğin baştan çıkarıcı bilgisine sahip olmak yanında geleceğe dair de bir kehanet algısına da ulaşabilir. Gündelik var oluşun kaosuna karşı arınma çabasına girmek, bir anlamda da sanal yaşamın yüklerinden kurtulup, kendine yakın bir var oluşun da kapısını aralamak demektir. Akıntının hızına karşı, daha usul, sükunetli ama deneyim ve rastlantılar ile barışık bir var oluş.
Bu dışarıdan bakış açısı sayesinde, gerçeklik terörünün hayattın içinde gizilleştirdiği olağanüstüyü, kendiliğinden var oluşları, minör güzellikleri de keşfedebiliriz. İşte 21. yüzyıl başında kitleleşmemiş bir toplumsallığın pusulasını taşıyabilecek yaratıcıları-eylemcileri bekleyen ödev.
Yeni 1 Hayatı Yaratmak Olarak Sanat
Sistemin kaotik işleyişinden çıkıp, deneyim adlı büyülü silah yardımıyla önce kendini ve diğer insanları, sonra yaşadığı kenti ve ardından dünyayı görebilecek, okuyabilecek, müdahale edebilecek, değişime dair yarıklar açabilecek bir tinsel iklime ulaşma çabasıdır bu. Tabii uzun ve meşakatli bir savaşım sürecidir aynı zamanda.
Kişinin ilk çatışacağı kişi kendisidir öncelikle ve ardından dışındaki dünya. Kendi içuzayının derinlerine açılmaya cüret etmek, hastalıkları ile yüzleşmek, faklı ben’lerini kusur olarak görmeyip; kendi içinde, algısında, imgesinde çokluklarından cephaneler çıkarmak. Varlığı ve evren ile birleşebilecek, bütünsel bir ben’in kehanet izlerini takip edebilmek; geceye ve gerçeklik terörünün iblislerime rağmen. Charles Fourier’in deyişiyle evrensel uyum’a ulaşmak için.
Sanallaşmış dünyanın dayattığı sefil tercihlere bir hareket çekebilmiş bireyin(ki ona artık özne diyebiliriz) Gerçek ile yüzleşeceği arena çıplak hayatın kendisidir. Sanal dünyanın kod dizinlerine karşı var oluşta, yaşanılan kente dair deneyimler hayati öneme sahiptir. Özne olma çabasındaki yaratıcının eseri (resmi, şiiri, bestesi…), yıkandığı kalabalıkların, etrafını çevreleyen mimarinin, hızın, trafiğin, iletişim selinin içinde giriştiği seferlerde elde ettiği Gerçeğe dair bilgiden-eylemden çıkacaktır.
Deneyimden çıkan bu bilgi ile kendini ifade etmek, gerçekliği sabote etmek, insanlar ile temasa geçebilmek; aynı zamanda kentin kendisine de müdahale etmektir. Gerçek ile temasa geçmenin yolu önce edilgenlikten-ataletten sıyrılmak, gerçeklik terörüne dahil değilim diyebilmek ve ardından insanları özne olmaya tahrik etmektir. Bu tahrik ruhsal ve bilişsel olduğu kadar özgür tutkuları besleyebilecek yeni bir arzu politikasını da içermek zorundadır.
Politik olduğu kadar erotik, canlı ve saptırmacı bir ayartma eylemi. Kendi varlığının farkına varmış, tamlaşma yolundaki öznelerin kolektifliği ile gündeliğin pornografik zehrinin yarattığı sahte tutkuları, hazları yıkıp; yeni ve güdülenmemiş bir tutku dünyası yaratılabilir. Bu noktada hayatın her alanında kullandığı pornografi silahını sistemin elinden alabilecek, onu politikleştirerek yeniden gerçekleştirecek ve sonlandıracak yeni bir imge tartışmaya açılmalıdır. Roul Vaneigem’in deyişiyle ‘erotizmin dünyasında hazzın yadsınmasından, haz-kaygıya dönüştürülmesinden başka bir sapıklık yoktur’
Kentin psiko-coğrafyasında tinsel mevziler elde etme çabası, insanları kanıksanmış kaotik işleyiş dışına çıkarabilecek durumlar yaratmak ile mümkün olacaktır. Kentin hızına esir, edilgen kitlelere verili kod dizinlerinden çıkartabilecek, sarsarak durup düşünmelerini sağlamayacak, sorgulama kapılarını açabilecek pratikler bulmak zorundayız. Hayatın içinde, sokağın sanatçısı olabilen yaratıcıların çabasıyla gelişecek ve küçük devrimler ile gerçeklik terörünü geriletilebilir.
Özgürleşmek, özgürleştirmek, ama ilk önce kendi ruhlarımızdan başlayarak. Hiçliğin kara aynasında parıldayacak tüm yeni var oluşlar, durumlar, deneyimler için…
‘Yeni bir söylen mi? Bir seraptan kaynaklandığına inandırmamız gerekir mi o canlıları, yoksa kendilerini görünür kılmaları için onlara bir şans verilmesi mi gerekir’-Büyük Saydamlar/André Breton
“Müstehcen”
Hayalbaz tarafından Haz.11, 2009 tarihinde eklenmiştir. Etiketler: Hayalbaz Sahne

15 – 31 Mayıs 2009
* Sergi Açılış, 15 Mayıs Cuma, Saat: 20:00
*Sergi 16 Mayıs Cumartesi günü kapalıdır
* Sergi Pazartesi hariç her gün 13:00- 20:00 arası gezilebilir
Katılımcılar:
Zeynep Özkazanç, Bob Achtor/aka: E.C.A, Ferzan Aktaş, Dilan Bozyel, Cins, Burak Cirik, Şenol Erdoğan, Fantom, İnci Furni, Kerem Kamil Koç, OnstOn, Juan Carlos Otano /Grupo Surrealista del Rio de la Plata, Gamze Özer, Zeynep Özkazanç/İlmek Sultan, Bay Perşembe, Alper Tekgüler& Süyümbike Güvenç, Hayali
Sergi Koordinatörü: Rafet Arslan
Müstehcen:
Müstehcen olmanın karakteri veya niteliği; bir edim, bir ifade veya bir öğenin genel ahlakı, kendi uygunsuzluğu ve hayasızlığı ile bozma eğilimi.
Hayal:
Resmi sözlükte adı geçmeyen.
Müstehcen:
Hayal
Hayal:
Gündelik yaşamın totaliter süregelişinin tektürleştiriciliğini bir edim, bir ifade veya bir öğe ile bozmak.
Hayal:
Müstehcen isyancı hareket.
Hareket:
“MÜSTEHCEN”
Obscene:
The character or quality of being obscene; an act, utterance, or item tending to corrupt the public morals by its indecency or lewdness.
Dream:
is not available in the legal dictionary.
Obscene:
The Dream
Dream:
An act, utterance or item tending to corrupt the homogeneity of daily life’s totalitarian continuity.
Dream:
The obscene revolutionary act.
The act:
“OBSCENE”
Müstehcen sergisi; sistemin ürettiği sansürcü, ötekileştirici, ayrılıkçı; müstehcen söylemi ile Gerçek’in çıplak müstehcen gözü arasındaki farkın altını çizmeye çalışıyor. Ebu Gureyb hapishanesinden tüm dünyaya yayılan snuff filmvari görüntüleri deşmeden bir müstehcen algısına varmamız zordur.
Ceza yasasına göre müstehcen “halkın ar ve hayâ duygularını inciten veya cinsî arzuları tahrik ve istismar eden, genel ahlâka aykırı” eserlerdir. Bu tanımla kamu ister istemez müstehcende erotik olan ile politik olanı yan yana getirir.
Bu açıdan Müstehcen Sergisi, politik olanın pornografik olan ile kesişme noktasında oluşan delikte boy veriyor. Yeni algı, beden, medya formlarını kuşanıp; yeni tahayyüller büyütmek için…





