Bu nikotin gibi yapışkan ve karanlık hayatları yaşayan insanların hikayesidir. 25 yıllık bir otelin onar metrekarelik odalarında, en yenisi altı, en eskisi yirmi beş yıldır yaşayan yaklaşık 80 kişiden objektiften korkmayanları ve onay verenleri konu alır.
yaklaşık 8 ay boyunca haftada/iki haftada bir olmak üzere yaptığımız ziyaretlerin belgeleridir. toplumun ötelediği insanların aslında öteleyenler gibi olduklarını anlayabilmek adına yaşam alanları ve hayatlarını konu alır.
“Hack” kavramı her ne kadar genel algılanışı olarak bilgisayar programlamacılığı ile birlikte anılsa ve “hacker”lar da zararsız ve kimi zaman zararlı bir altkültür öğesine indirgenmeye çalışılsa da bu kavramı bu özelliklerinden sıyırıp daha soyut bir şekilde algılamaya başlamak önemli bir adım olacak.
“Hacker” lar sisteme zarar verdikleri oranda zararlı ve suçludurlar. Sisteme faydası dokunacağı anlaşıldığı andan itibaren ise tanımlanmaya ( “beyaz başlıklılar” veya “siyah başlıklılar” vs. gibi- siyahlar sadece eğlence ve kendi yararları için hack’lerken, beyazlar büyük şirketlerce kiralanıp sistemlerinin güvenliğini sağlıyorlar ) ve “etik hacker”lar olarak etiketlenemeye başlıyorlar ve tabii ki sadece “kendi alanları”nda çalışmaları ve “uzmanlıkarı”nı icra etmeleri isteniyor sistemce: yani sistemi korumaları kısaca.
Peki bu sistem deyip durduğumuz ve yaratıcı her öğeyi eninde sonunda dolaşımına sokmayı başaran ve paraya / metaya / arzu nesnesine indirgeyen bu büyük makine “hacker” ları da en basit anlamıyla bir “girişimci”ye dönüştüremez mi? ve verimliliği oranında bir fiyat biçmez mi onlara? Tabii ki biçer bu tartışılmaz bir gerçek. Tam da bu yüzden sanatçı / hacker kendisiyle de mücadele etmek zorunda: “nezih olan”, “kutsal olan” karşısında daima şüpheci olmak. Dolaşıma sokulamayacak kadar vur kaç’cı – bu demek ki ne olduğu anlaşılana kadar ne’liğini yerine getiren; bu ne’liğe tutulup kalmayan, bir sonraki adımına hazırlıklı ve tereddütsüz, ne’liğini adlandırmaya, etiketlemeye çalışanlara ve olur olmaz sahiplenmeye çalışanlara karşı gerekirse inkarcı olan. Kimsenin hafızasına güvenmeyen, hiç bir verili / dünyalı literature / kavramsallaştırmaya / bağlamlaştırmaya güvenmeyen kendi kavramlarını açık ve net ortaya koyan ve gerekirse yeniden ve yeniden tanımlamaktan çekinmeyen. Doğası gereği keşfetmek, özgürce üretimini icra etmek, yaratmak isteyen “hacker”lar, sanatsal anlamada üretici ve yaratıcılarla pek çok ortak nokta taşıyorlar aslında. Bizim de kargaşa yaratmak isterken çıkış noktamız buydu:
Bir sanatçı / yaratıcı / üretici olarak hacker’ları; sanatın, pornonun, edebiyatın, politiğin, iktidarın tüm bağlantı noktalarıyla beraber kodlarını çözmeye çağırıyorduk. Tüm bu “kargaşa”nın kodları nasıl kırılabilir ve yeni bir “kargaşa” nasıl yaratılırdı?
“Sanatta da kapitalizm”in [tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi] hareket alanımızı kısıtladığı -ki bu zaten uzun zamandır tanımlanabilir bir durum- günümüzde, sanatçı / yaratıcı / üreten; var edilmiş ve dayatılmış olan kodları nasıl ortadan kaldırır, kaldırabilir, ya da “hack”ler? Böyle bir olasılık günümüzde gerçek üreticiyi dayatılan onca baskıya (baskıların ne kadar çeşitlilikte olabileceğini biliyoruz) rağmen engelleyebilir mi? en genel ve geniş adlandırmayla “sanat”, bu kodları görmek, yok etmek ve karşılarında uyanık durmak için ve sinsice dayatılanları kapıp dayatanlara karşı kullanmak için hâlâ en kullanılası araç değil midir? Sanat ve diğer tüm varlığımızı anlamlandırma araçları arasında gittikçe belirsizleşen çizgi ve bizim içinde devindiğimiz, sayısız parmağın birbirini gösterdiği yeni “dünya”da artık yeni bir dil oluşmalı. Oluşmakta belki de, o kadar içindeyiz ki farkında değiliz.
“Hack”leyebileceğiniz klasik anlamda bir sergi alanında “gerçekliği” kullandıkları malzemeden, ürettikleri projelere kadar hack’leme niyetinde olan 30 yaratıcı / sanatçı var “Kargaşa 9”da. Kimileri içinde devindikleri ortamı önce tanımlayıp sonra o ortamda çatlaklar oluşturuyorlar, kimileri bedenleri ile kendilerine yollar açıyorlar- kendi yollarını…Kimileri çevrelerine bakıyor şimdi-geleceği ve geçmiş- geleceği işaret ediyorlar.
En basit anlatımla “bir sergiye neden gitmek isteriz hala?” Kendiniz karar verin…
Not: imaj altı için
“Yollarını bulan pasta ve ayakkabılar. İçinizdeki “hacker”ı serbest bırakın!”
5 – 30 Haziran 2009
* Sergi açılış kokteyli: 5 Haziran Cuma, Saat: 20:00
* Sergi Pazartesi günleri dışında 13:00- 20:00 arası gezilebilir.
geleneksel KargART kapanış sergisi Kargaşa’nın dokuzuncusunu düzenliyoruz bu sene ve alt başlığı “Hack’leyin!”.
“hack” ve “hacker” kavramlarını olağan kullanımlarından farklı tutarak katılımcıları içinde yaşadığımız sistemi ( doğal, sosyal, kültürel, ekonomik veya sanatsal diye ayırmadan bir bütünlük içerisinde) “hack”lemeye ve kodlarını çözmeye çağırdık. “sanatçı” / “üretici” / “yaratıcı” da tabii ki bu sistemin içinde yaşıyor ve “onların üretim süreci sistemin işleyişinin içerisinde nerede duruyor?” aslında tüm derdimiz buydu sergiyi kotarmaya çalışırken.
tüm bu “kargaşa”nın kodları nasıl kırılabilirdi ve yeni bir “kargaşa” nasıl yaratılırdı?
“sanatta da kapitalizm”in [tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi] hareket alanımızı kısıtladığı -ki bu zaten uzun zamandır tanımlanabilir bir durum- günümüzde, sanatçı / yaratıcı / üreten; var edilmiş ve dayatılmış olan kodları nasıl ortadan kaldırır, kaldırabilir, ya da “hack”ler? Böyle bir olasılık günümüzde gerçek üreticiyi dayatılan onca baskıya (baskıların ne kadar çeşitlilikte olabileceğini biliyoruz) rağmen engelleyebilir mi? en genel ve geniş adlandırmayla “sanat”, bu kodları görmek, yok etmek ve karşılarında uyanık durmak için ve sinsice dayatılanları kapıp dayatanlara karşı kullanmak için hâlâ en kullanılası araç değil midir? Aslına bakılırsa artık tüm bunların artık pek de önemi kalmadı. sanat ve diğer tüm varlığımızı anlamlandırma araçları arasında gittikçe belirsizleşen çizgi ve bizim içinde devindiğimiz, sayısız parmağın birbirini gösterdiği yeni “dünya”da artık yeni bir dil oluşmalı. oluşmakta belki de, o kadar içindeyiz ki farkında değiliz.
Unutmadan hack’lemek için izin almanıza gerek yok!!
Katılımcılar ve eserleri:
PJ Alive // “over pff!” , ataçç // “kutu”, Ayhan Mutlu // “Etki Tepki”, Aysun Öner // “Profesyonelleşmenin Dikenli Yolları”, Baran Tokmakoğlu // “kırmızı” , Çiğdem Menteşoğlu // “İnsan Taşımacılığı”, Deniz Rona // “Gülümseyin, Çekiyorum!”, Ece Dündaralp // “Where am I”, Eda Alpman // “ex nihilo nihil”, Pet05 // “money hacked the world”, Fikret Yavuzçetin // “köre zahmet ve teklif yoktur”, Gamze Özer // “isimsiz”, Gülşah Bayraktar // “Sanatçının Gömleği”, İlke Haspalamutgil // “She is a man, He is a woman”, Kardelen Fincancı // “Dil Üstünde Kaydırmaca”, Mahir Duman & Ezgi Güner & Tolga Eliuz // “Kardiyoloji”,“Tecrit”, Murat Sezer // “isimsiz”, Nezaket Tekin / Doruk Demircioğlu // “Ben sana sanat yapma demiyorum, hobi olarak yine yap”, Niyazi Selçuk // “Novus Ordo Seclorum”, Özgür Ufuk Ataç // “Sanatçının Masturbasyon Kutusu”, Şebeke // “Şebeke”, Şenol Erdoğan // “Karşı-mimari”,“motionless shadows”, Serdar Kökçeoğlu // “Korsan Kitap Sergisi“, Sibel Bozkurt // “İş Görüşmesi”,, Suzan Orhan // “Kenti-Boz”, Tahir Ün // “Ergenekon Sorgulaması”, Tolga Eliuz //“Triple”
Biz bize DDR konserleri 5 mi 6 mı diye matrak başlıyor gece. Ama post-endüstriyel kapitalizmin en Dick Laurentçi karabasan tınılarıyla başlıyor konser: Alan Araştırması… Şarkının sonlarına doğru gitarlar çıldırıyor, vücuduma hakim olamıyorum. Arkada perde de dönen 1 işçi mitingi-direnişi belgeseli. Kesintisiz Meinhof’a bağlıyor DDR ve şarkının en yükseldiği anda fonda Yol-İş İzmir 3 Nolu Şubesi pankartı gözüküyor. Dişlerimi sıkıyorum, aklıma Ulrike’nin gözleri düşüyor; kifayetsiz…
Alkışlar arasında Cihan ‘Büyükanıt’ın 1 sözüne atfen’ diyerek başlatıyor şarkıyı : tankları bekliyoruz… Sahnenin önündeki kabinde Doğu Almanya bayrağı.
Ardından Can’ın Kapital’in meşhur metafetişizmi pasajlarına gönderme lirikleriyle bezenmiş şarkı sözleri geliyor.
Gece ilerlerken kalabalık artıyor, biz bize halden uzaklaşıyoruz. Ama izleyici çok canlı değil, sanırım Kadıköy’ün 3 delisi, ben, Ş.E ve Oya (ki dostlar arasında sadece onun nickname’i yoktur) yerimizde pek duramıyoruz. Yükselen enerji ile Sputnik ile beraber ilerliyor ve o ilk çocukluk düşlerime geri dönüyorum. Ve yeniden kozmonot olmak istiyorum, kozmos ile beraber Yuri Gagarin amcaya bir selam yolluyorum.
Sonra, sonra cızırdayan melodiler ile Kötülüğe Tapanlar giriyor ve büyüyor tekinsizlik. Karanlık tarafa kısa bir koşu ve şarkı birden bire bitiveriyor. Kayıtsızlık… ölüm… delilik… Laura Palmer’ın bedeninden fışkıran karanlıkta boy veriyor (bence) DDR’nin en ‘sıkı’ şarkısı İkiz Tepeler. Kötülük, kötülük, kötülükkk…
Gecenin ritmi burada Taxim Gitar-Beatles da aksak. Gitarların kopuk doğaçlamaya enstrümantal Mukavemet ve de org da Bora’nın coştuğu Yönet. Kes, parçala yönet, öldür yönet…
msn’ye giren, porno indiren bir Kraftwerk coverı ve ardından Frankeinstein…
Gece doğaçlamaya dönüyor tamamen bir yerden sonra, çocuklar yaklaşık 1 saat süren bir performans yapıyorlar. Kapıyorlar, kaptırıyorlar, yanıyorlar, yakıyorlar. Bir ara deniz ve Bora bize mikrofon sizin diyorlar önce Ş.E ardından ben birer kısa spontene lirik okuyoruz. Doğaçlama farklı mutasyonlar ile büyüyor, canlanıyor ve çocuklar ancak 6. seferde sonlandırabiliyorlar eylemi…
Çocuklar bizim çocuklar, iyi çocuklar, zımba gibi çalıyor, yıkıyor çocuklar. Aklıma Atina geliyor Alexie’nin sıcak günleri. Güzel şehirler ne de güzel yanıyorlardı.
Aslında şehirlerin şahlarındandır, güzel İzmir. Bu yüzden terk ederken Taksimi, gece tutuşmalı DDR ile diyorum tutkulu bir Alsancak adası akşamı… Hatta sarhoş martılı bir Haziran akşamı…
Ocak 2007’de Sarp Keskiner’in koordinasyonunda bir araya gelip İstanbul, 1.Doğaçlama Festivali ve Kargart’ta sahne alan Noksan kollektifi, uzun yıllardır beraber müzik tasarlayan ve yaratan bir grup müzisyenin toplu doğaçlamaya dair ortak izleğini sunuyor: Kesitler, buluntu sesler, oyuncak enstrümanlar, geniş boşluklar, aralara sıkışan kelimeler…
Sarp Keskiner: Elektrikli gitar, oyuncaklar, nesneler, vurmalılar, flütler
Fergün Urgancıoğlu: Lap top, çok kanallı kasetçalar
Osman Kaytazoğlu: Lap top
Cem Karal: Bas
not at home
“Evde olmakla dışarıda olmak arasında hiçbir fark yoktur”
Zamansızlıkduygusu yaratarak akan görüntü ve sesleri birbiriyle etkileşimegeçiren İzmir ve İstanbul performansları ile iz bırakan Not At Home; sesin görüntüye, görüntünün ise sese dönüşümüne odaklanmış bir proje ekibi.
“Buradayız ama hiçbir yerdeyiz” mesajı, dijital ile analog buluşması, sanalla gerçeğin birlikteliği…
“Evde olmakla dışarıda olmak arasında hiçbir fark yoktur”
Uzunca bir süredir ikili olarak çalışan Ali Güney (Not At Home) ve Efe Akmen (Abarjazz), minimalist başlangıçlardan büyük bir daire çizerek gecenin sonuna nokta koyacak.
Ali Güney: Lap top
Efe Akmen: Lap top
> > > >
Sarp Keskiner: www.myspace.com/leomalandro
Fergün Urgancıoğlu: www.myspace.com/diskojoker
Osman Kaytazoğlu: www.myspace.com/lizfando
Cem Karal: www.myspace.com/cemkaral
Efe Akmen: www.myspace.com/abarjazzmuzik
Not At Home: http://www.facebook.com/home.php?ref=home#/profile.php?id=1383981585&ref=ts
bu serginin kordinatörü olan Pertev Emre Tastaban ve cevresindekilere:
ULUÇ’ un duvara yaptıgı yapıştırmaya uyguladıgınız sansür hareketinin altından kalkmanız şu andan sonra mümkün görünmüyor.
sergi için sokakta çalışan insanları bu mekana iş yapmaya ikna etmiş olmanız işlerine hükmetme hakkını vermez.
bu organizsyonu yapmak ayrı şey sergi küratörlüğüne kalkışmak ayrı şeydir. boyunuzu aşan bir sergi yaptınız bunu farkedemediniz.
sokakta resim yapan yazı yazan insanı, amniyet gelecek izin alamayız, belediye başkanı gelecek ne der ! diye sansür koyamassınız.
safa yatmaya kalkmayın,bunları düşünürken tesadüfen yanında oldugum için duydum ve sizi bir gün önce uyardım sakın sansür yapmayın dedim.
sergi günü ise aynen düşündüğünüzü gerçekleştirmişsiniz. pürü pak tertemiz bir sergi olmuş. elinize sağlık.
emniyet ve belediye başkanının yapacagı sansürü, onların yerine yaptıgınız için , kanımca bir onur plaketi alırsınız.
sizin amacınız sokak sanatı falan filan değil. fuat gelsin parti yapalım mış. bu kadar insanı kandırmak ciddi bir iştir. bu işin altından kolay kalkamazsınız.
ayrıca sadece uluç degil başka bir katılımcının duvarda yazılan bazı sloganlarıda silinmiş. maşallah şahane çalışmışsınız.
sergi öncesi duydugumuz endişeler boşuna değilmiş. sizi ciddiye alıp iyi niyetle orada çalışan herkesi kandırdınız.
bir ehlileştirme projesine dönüştürülen bu sergide olmaktan utanç duyuyorum.
MORPHOSİS SERGİSİ SOKAK SANTININ SANSÜRLENDİĞİ SERGİDİR. adı böyle bilinecek…..
M. Başol
ps: Metin yazarından izinsiz kullanılmış ve sansürlenen arkadaşın işi yazı ile verilen görseldir
Street Art Istanbul oluşumu değişime Banker Han’dan başlıyor!
Galata bölgesinde bulunan, Banker Han, 12 Haziran Cuma günü graffiti ve post graffiti’nin örneklerine ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaşayan vefarklı alanlarda çalışmalar üreten sanatçılar, 12 Haziran günü Banker Han’da bir araya gelerek 600m2′lik bir alanda işlerini sergileyecek. Mekanı ziyaret edenler, şimdiye kadar sokakta karşılaştıkları graffiti ve stencil örneklerini bir arada görebilecekleri gibi, sanatçılarla tanışma imkanı da bulacak. Günboyu sürecek olan açılış partisi, 18:00’da Açık Radyo, karga, araf records,deform muzik dj’lerinin performansı ile başlayıp, Gaia’nın poi gösterisi, A.P.O ve MC FUAT ERGİN’in konserleriyle sona erecek. Mekan, ay boyunca ziyaretçilere, müdahaleye ve değişime açık olacak. Banker Han İstanbul’da Osmanlı döneminde, devlete borç veren Galata bankerlerinin konuşlandığı sokakta yer alan Banker Han, bugün boş ve kullanılmayan bir mekandır. Street Art İstanbul, her katı 222 metrekare olmak üzere 6 katlık bir yapı olan Banker Han’ın üç katını Kooridoor Çağdaş Sanat tarafından desteklenen Morphosis etkinliği çerçevesinde, yaşayan bir mekana dönüştürecek.
Adres: Banker HanBanker sokak Galata – Istanbul Tarih: 12 Haziran CumaAçılış Partisi :18:00 12 Haziran – 13 temmuz 2009sergi hergün 18:30 a kadar görülebilir. STREET ARTISTS BAY PERŞEMBE + SEBEKE BOMBA FONDA BONAN CİNS dAS METALdeniz m örnek EMR3 FLY PROPAGANDA gogo hikmet vandal ini Kedü KIRDöK+1 kuyara Lakormis Madcat Murat başol Nenuka osman PET 05 RR RAD Wide YENİ ANIT
Post-modern iklimin gündelik hayattaki en belirgin izdüşümlerinden biri Gerçek yerine sayısız ‘gerçekmiş gibi’ yaratmasıdır. Gerçeğe dair bilgi ve kavrayıştaki git gide büyüyen karadelik, gösteri toplumunun sürekli uyarılmaya kurban edilmiş bireylerini kitleleştirir.
Her yerde karşımıza dikilen reklamlar, imaj bombardımanları, pazar yada kamuoyu yoklamaları, veba gibi yayılmış gözetleme hazzı, gündelik hayatı pornografikleştiren medya, hızın doğurduğu kaos hali ile kitleleşme bir çeşit zombileşmeye doğru evrilir. Bu durumda görülen gerçekliği anlatma çabası, sürekli yeniden üretilebilir bir ‘sanal’ı resmetmeye mahkumdur. Çünkü gerçekliğin kendisi artık bir terördür.
Gerçeğin kaybına dair bu trajedi, sadece bu güne dair arzularımızı ipotek altına almaz, geleceğe yönelen kehanetvari tahayyüllerinde oluşmasına engel olur. Gösterinin kaotik işleyişine kapılmış ve gerçekliğin tahakkümünü kendi seçimi gibi algılama mazoşizmine kapılmış kitleleşmiş birey; gündeliği 1 travma olarak yaşamamak için kendine farklı kod dizinleri oluşturur.
Kitleleşmiş birey günlük koşuşturma içinde zamana ve gösterinin icra alanı kente karşı bir bilinçsiz mücadele içindedir. Güvende olmak, zarar görmemek, çalışmak, başarılı olmak, adına eğlenmek dediği sanal da olsa hazdan nasibini almak çabasındadır. Yani sistemin ona biçtiği rolleri başarı ile uygulamaya çalışmak ve bu cesur yeni dünyanın vaat ettiği hazdan payını almak. 21. yüz yıl başında bireyin dişlisi olduğu hazin çark budur. Her sabah metamorfoza uğramış bir George Samsa olarak uyanmak, deneyim yerine kodlara hapsolmak. Gerçi sistem kendi içinde farklı seçenekler, tercihler sunar, ama tüm verili alternatifler belirli kod dizinleri şeklinde sisteme görülmez ipler ile bağlanmaktadır.
Bireyin bu etik ve tinsel sefalet hali anlatmak için klasik teorilerin nesneleşme, yabancılaşma kuramları artık yetersiz kalmaktadır. Post-modern metropol hayatının bahşettiği cangıl da kitle insanını saldırganlık, hırs, bencillik ve sinsilik ile var olmaya çalışır. Bu da gerçekliğin terörünün şiddetini tek tek bireyler üstünde katmerler.
Ama, bu terörün bir parçası olmak istemeyen, büyük acılar çeken ve idrak çabasında olan insanlar da her zaman var. Düşünen, yaratan, acı çeken, eyleyen insanlar. Çoğu zaman gerçekliğin teröründen, ‘miş gibi’ insanların zehrinden, yalanlardan dolayı kendi içine gömülmüş, yalnızlığı yazgılaştırmış insanlar. Belki şu an sadece gerçekliğin dışında kalmaya çalışıyorlar ama değişimin anahtarı deneyimi yüreklerinde taşıyarak…
‘duyarlılık, yani benimseme; ama içimdeki acının tam, gizli, derin, mutlak benimsenmesi ve buna bağlı olarak da bu acının yalıtılmış, benzersiz bilgisi (bilinci)’–Etin Durumu/Antonin Artaud
İlkyardım Çantası Olarak Deneyim
Sistem için en büyük tehdit, bireylerin var olan seçenekler içinden tercihler yapmak yerine, kendilerini deneyim denen devrimci eyleme kendilerini bırakmalarıdır. Çünkü; ancak deneyim dediğimiz büyü ile gösterinin sürekli ürettiği (ve tüketip yeniden yeniden ürettiği) kodlar dışında kişisel var oluşlar gerçekleştirilebilinir, sanallık çölünde Gerçek’e dair vahalar keşfedilebilir.
Deneyim yoluyla tümelin tahakkümünden çıkan birey, şeyleşme ağlarını yırtıp, özne olabilme şansına sahip olur. Böylece bu güne dair gerçeğin baştan çıkarıcı bilgisine sahip olmak yanında geleceğe dair de bir kehanet algısına da ulaşabilir. Gündelik var oluşun kaosuna karşı arınma çabasına girmek, bir anlamda da sanal yaşamın yüklerinden kurtulup, kendine yakın bir var oluşun da kapısını aralamak demektir. Akıntının hızına karşı, daha usul, sükunetli ama deneyim ve rastlantılar ile barışık bir var oluş.
Bu dışarıdan bakış açısı sayesinde, gerçeklik terörünün hayattın içinde gizilleştirdiği olağanüstüyü, kendiliğinden var oluşları, minör güzellikleri de keşfedebiliriz. İşte 21. yüzyıl başında kitleleşmemiş bir toplumsallığın pusulasını taşıyabilecek yaratıcıları-eylemcileri bekleyen ödev.
Yeni 1 Hayatı Yaratmak Olarak Sanat
Sistemin kaotik işleyişinden çıkıp, deneyim adlı büyülü silah yardımıyla önce kendini ve diğer insanları, sonra yaşadığı kenti ve ardından dünyayı görebilecek, okuyabilecek, müdahale edebilecek, değişime dair yarıklar açabilecek bir tinsel iklime ulaşma çabasıdır bu. Tabii uzun ve meşakatli bir savaşım sürecidir aynı zamanda.
Kişinin ilk çatışacağı kişi kendisidir öncelikle ve ardından dışındaki dünya. Kendi içuzayının derinlerine açılmaya cüret etmek, hastalıkları ile yüzleşmek, faklı ben’lerini kusur olarak görmeyip; kendi içinde, algısında, imgesinde çokluklarından cephaneler çıkarmak. Varlığı ve evren ile birleşebilecek, bütünsel bir ben’in kehanet izlerini takip edebilmek; geceye ve gerçeklik terörünün iblislerime rağmen. Charles Fourier’in deyişiyle evrensel uyum’a ulaşmak için.
Sanallaşmış dünyanın dayattığı sefil tercihlere bir hareket çekebilmiş bireyin(ki ona artık özne diyebiliriz) Gerçek ile yüzleşeceği arena çıplak hayatın kendisidir. Sanal dünyanın kod dizinlerine karşı var oluşta, yaşanılan kente dair deneyimler hayati öneme sahiptir. Özne olma çabasındaki yaratıcının eseri (resmi, şiiri, bestesi…), yıkandığı kalabalıkların, etrafını çevreleyen mimarinin, hızın, trafiğin, iletişim selinin içinde giriştiği seferlerde elde ettiği Gerçeğe dair bilgiden-eylemden çıkacaktır.
Deneyimden çıkan bu bilgi ile kendini ifade etmek, gerçekliği sabote etmek, insanlar ile temasa geçebilmek; aynı zamanda kentin kendisine de müdahale etmektir. Gerçek ile temasa geçmenin yolu önce edilgenlikten-ataletten sıyrılmak, gerçeklik terörüne dahil değilim diyebilmek ve ardından insanları özne olmaya tahrik etmektir. Bu tahrik ruhsal ve bilişsel olduğu kadar özgür tutkuları besleyebilecek yeni bir arzu politikasını da içermek zorundadır.
Politik olduğu kadar erotik, canlı ve saptırmacı bir ayartma eylemi. Kendi varlığının farkına varmış, tamlaşma yolundaki öznelerin kolektifliği ile gündeliğin pornografik zehrinin yarattığı sahte tutkuları, hazları yıkıp; yeni ve güdülenmemiş bir tutku dünyası yaratılabilir. Bu noktada hayatın her alanında kullandığı pornografi silahını sistemin elinden alabilecek, onu politikleştirerek yeniden gerçekleştirecek ve sonlandıracak yeni bir imge tartışmaya açılmalıdır. Roul Vaneigem’in deyişiyle ‘erotizmin dünyasında hazzın yadsınmasından, haz-kaygıya dönüştürülmesinden başka bir sapıklık yoktur’
Kentin psiko-coğrafyasında tinsel mevziler elde etme çabası, insanları kanıksanmış kaotik işleyiş dışına çıkarabilecek durumlar yaratmak ile mümkün olacaktır. Kentin hızına esir, edilgen kitlelere verili kod dizinlerinden çıkartabilecek, sarsarak durup düşünmelerini sağlamayacak, sorgulama kapılarını açabilecek pratikler bulmak zorundayız. Hayatın içinde, sokağın sanatçısı olabilen yaratıcıların çabasıyla gelişecek ve küçük devrimler ile gerçeklik terörünü geriletilebilir.
Özgürleşmek, özgürleştirmek, ama ilk önce kendi ruhlarımızdan başlayarak. Hiçliğin kara aynasında parıldayacak tüm yeni var oluşlar, durumlar, deneyimler için…
‘Yeni bir söylen mi? Bir seraptan kaynaklandığına inandırmamız gerekir mi o canlıları, yoksa kendilerini görünür kılmaları için onlara bir şans verilmesi mi gerekir’-Büyük Saydamlar/André Breton
15 – 31 Mayıs 2009
* Sergi Açılış, 15 Mayıs Cuma, Saat: 20:00
*Sergi 16 Mayıs Cumartesi günü kapalıdır
* Sergi Pazartesi hariç her gün 13:00- 20:00 arası gezilebilir
Katılımcılar:
Zeynep Özkazanç, Bob Achtor/aka: E.C.A, Ferzan Aktaş, Dilan Bozyel, Cins, Burak Cirik, Şenol Erdoğan, Fantom, İnci Furni, Kerem Kamil Koç, OnstOn, Juan Carlos Otano /Grupo Surrealista del Rio de la Plata, Gamze Özer, Zeynep Özkazanç/İlmek Sultan, Bay Perşembe, Alper Tekgüler& Süyümbike Güvenç, Hayali
Sergi Koordinatörü: Rafet Arslan
Müstehcen:
Müstehcen olmanın karakteri veya niteliği; bir edim, bir ifade veya bir öğenin genel ahlakı, kendi uygunsuzluğu ve hayasızlığı ile bozma eğilimi.
Hayal:
Resmi sözlükte adı geçmeyen.
Müstehcen:
Hayal
Hayal:
Gündelik yaşamın totaliter süregelişinin tektürleştiriciliğini bir edim, bir ifade veya bir öğe ile bozmak.
Hayal:
Müstehcen isyancı hareket.
Hareket:
“MÜSTEHCEN”
Obscene:
The character or quality of being obscene; an act, utterance, or item tending to corrupt the public morals by its indecency or lewdness.
Dream:
is not available in the legal dictionary.
Obscene:
The Dream
Dream:
An act, utterance or item tending to corrupt the homogeneity of daily life’s totalitarian continuity.
Dream:
The obscene revolutionary act.
The act:
“OBSCENE”
Müstehcen sergisi; sistemin ürettiği sansürcü, ötekileştirici, ayrılıkçı; müstehcen söylemi ile Gerçek’in çıplak müstehcen gözü arasındaki farkın altını çizmeye çalışıyor. Ebu Gureyb hapishanesinden tüm dünyaya yayılan snuff filmvari görüntüleri deşmeden bir müstehcen algısına varmamız zordur.
Ceza yasasına göre müstehcen “halkın ar ve hayâ duygularını inciten veya cinsî arzuları tahrik ve istismar eden, genel ahlâka aykırı” eserlerdir. Bu tanımla kamu ister istemez müstehcende erotik olan ile politik olanı yan yana getirir.
Bu açıdan Müstehcen Sergisi, politik olanın pornografik olan ile kesişme noktasında oluşan delikte boy veriyor. Yeni algı, beden, medya formlarını kuşanıp; yeni tahayyüller büyütmek için…
“Günesin en güzel zamanlarinda, sokaklarin soluklandigi, kelebeklerin zamaninda, döktük heybemizdeki sesleri özümüz sözümüz dedik,ayagimizi basip uçalim dedik semaya,daha da yüksekte daha çok yesillendi gözümüz, saykodelik bu topraklarda demli,geçmisin tozunu da aldik yarinin sözüne, söyledik sustuk, gelip gidenle renklendik, demlendik soframizda kalanla, an ve an dedik, dogaçlamayi sevdik, barisarock ve rock-A festivallerinde çaldik bazende sokakta, daha çok çiçek açsin, sarkilar özgürlüge…dem,bu demdir…”
2007 baharinin mayisinda izmirde çiçek açan grup Her Çarşamba Hayalbaz Sahne’de.
Son Yorumlar